26 Aralık 2009 Cumartesi

Bedenlerimiz kime ait?



İsrail ordusunun Filistinli ölülerin organlarını izinsiz olarak organ nakli için aldığını itiraf ettiğini öğrendik, geçen haftaki ajanslardan.

Bunu duyduğumda ilk tepkim İsrail'in Filistinlilere reva gördüğü zulme isyan olsa da beni daha fazla tedirgin eden başka bir husus vardı. Demek ki ortalıkta dolaşan buzlu küvette böğründe dikiş izi ve duvarda bir notla uyanan adam hikayesi, bir şehir efsanesi değildi.

Ama daha vahimi organ nakli için yapılan "tıbbi turizm"in tamamen küresel ekonominin neo-liberal yasalarına tabi olması. Yani uluslararası bir organ ticareti ile karşı karşıyayız: Satılan organlar, dokular ve bedenin diğer parçaları, dünyanın kuzeyi ile güneyi, sahip olanlar ve olmayanlar, organ bağışçıları ve alıcıları arasında çok keskin bir ayrımın oluşmasına yol açmış durumda.



İsrail ordusunun itirafıyla sonuçlanan araştırmanın sahibi antropolog Nancy Scheper-Hughes, "Ends of the Body" adlı makalesinde dünyanın organ vericiler ve alıcılar şeklinde iki kesime ayrıldığına işaret ediyor. Göçmenlerin ve toplumun kıyısında yaşayanlardan, geçinmek için "tabiatın iki adet verdiği her şeyden birini" satmaktan başka çaresi kalmayanlardan oluşan ve uluslararası organ simsarlarının eline düşen böbrek satıcılarının seyelanı, küreselleşmenin alt metninde yazılı.

Biyoteknolojideki gelişmeler sonucunda bütün organların yedekleriyle değiştirildiği ve bunun sonsuza kadar devam edebileceği şeklindeki bir algı hakimiyet kazanıyor. Böyle olunca artık biz organ çantasından başka bir şey olmuyoruz. Çantanın içindeki parçalardan biri ya da çantanın kendisi bir zarar görürse, onu yenileyebiliriz. Yeter ki onu bir başka organ çantasından alacak ekonomik imkanlara sahip olalım. Bir iki yıl önce gösterimde olan Ada (The Island) filmi, insanların ciddi paralar karşılığı ürettirdikleri klonlarını yedek organ deposu olarak kullanışını, "İnsan kim? Klonlar insan mı?" gibi felsefi soruları sordurtan eleştirel bir mesafeden ele alıyordu. Ama şimdilik bu yedek organ deposu işlevini 'hayatın kıyısındakiler' görüyor. Meselenin korkunç bir resmini çiziyor Hughes, Brezilya'da, Güney Afrika'da, Hindistan'da yaptığı araştırmalarla.

Bütün bunlar bedenin metalaşmasına işaret ediyor. Çünkü bir şey, başka bir şey karşılığında değiştirilebiliyorsa, meta haline gelmiş demektir. Organ ticareti, kiralık annelik, insan bedeni üzerinde uygulanan deneyler ve DNA patentine izin veren, yani bedenin bir parçasını bütüne yabancılaştıran ve diğer parçalarından bağımsız bir şekilde, yani bir organı o bedenden, o insan tekinden, o şahıstan bağımsız bir birim olarak tanımlayan biyoteknolojiler... Tüm bunlar bedenin metalaşmasına imkan hazırlayan gelişmeler.




İnsan bedeninin aşkın ve uhrevi hiçbir boyutunun olmadığı ön kabulü de bu metalaşmayı hızlandıran bir unsur, hatta en temel dayanak noktası. Eski Yunan'daki zoe-bios, Hıristiyanlık ve İslam'daki ruh-beden hatta beşer-insan kavram çiftleri, insanın hayvansal doğasının haricinde onu insan kılan bir özünün ve özelliğinin olduğu ön kabulüne dayanır. Aralarında yaklaşım farklılıkları olsa da modern öncesi dönemde, özellikle İbrahimi dinler söz konusu olduğunda bedenin, Yaratıcı'nın rahmet ve hikmetinin tezahür ettiği mahal olması hasebiyle bir kutsiyeti ve bundan kaynaklanan bir bütünlüğü söz konusudur.

Modern öncesi dönemde beden, ben'in yetersiz ve kararsız mahalli idi ve 'verili' bir özelliğe sahipti. Tabiatın değiştirilemez yönlerinden biri olarak bedene insan müdahalesi, sadece çok kısıtlı bir alan için mümkündü. İster Hıristiyanlıktaki gibi günahın kamusal temsili olarak kabul edilsin, ister İslam'daki gibi imtihan vesilesi kabul edilsin, vücut sakatlıkları tamamen vehbî ve kader olarak kabul ediliyordu. Tam tersine güzel beden de kişinin kendi çabasıyla elde ettiği bir özellik olmaktan ziyade tamamen Allah'ın bir ihsanı ve O'na götüren bir basamak olarak telakki ediliyordu.

Vaktiyle beden ruhun metaforuydu. Klasik İslam ve Ortaçağ Hıristiyan düşüncesinde beden, kendi ötesinde bulunan daha 'ulvî' mevcudiyetlere işaret eden bir unsurdu. Ama son birkaç yüzyıldaki insanlık tarihinin özellikle Batı modernleşmesinin bilim ve teknolojinin mihmandarlığında aldığı yol, bedenin metalaşması sürecine alan açan bir işlev gördü.

Descartes'in homo sapiens'i ruh ve beden olarak ikiye ayırması sonucunda ruh kiliseye, beden de bilime adanarak tam bir 'güçler ayrımı' gerçekleştirilmişti. Bacon'dan itibaren doğa üzerinde hakimiyet kurma idealini benimseyen modern bilim, tıp alanında da kendisini gösterdi. Bilgi artık bir düşünceye dalma serüveninden ibaret değil, bir güçtü. Bu sebeple tıp ilmi, insan bedeninin 'tıbbi bilimsel bilgi' ile kontrol altına alındığı bir güce dönüştü.



Salgın hastalıkların tedavisi, hijyen, aşılar, karantinalar vs. bedenin sağlık için kontrol altına alınmasına neden oldu. Bu da modern devletin iktidar kurgusunun merkezine yerleştirdi, sağlık ve cinsellik gibi konuları. M. Faucault, modern devletin bu düzenleyici teknolojilerini, biyo-iktidar ve anatamo-siyaset kavramları eşliğinde ele alır. Maden ocaklarındaki işçilerin çalışma saatlerinin sınırlanması, yerel idarelerin çöplerle ilgilenmeye başlaması, su ve yiyeceğin kalitesinin kanuna bağlanması, sahip olunacak çocuk sayısının belirlenmesi... Halkın sağlığı ile devletin sağlığı arasında doğrudan ilişki kurmanın bir sonucudur. Yani beden, modern müdahaleci hükümetin el attığı son kaledir.

Siborg Çağı

Yirminci yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde beden hem plastik hem de biyonik bir özellik kazandı. Çünkü insan vücuduna artık pek çok protez yerleştirilebiliyor. Piller, yapay kalp kapakçıkları vs. Tıptaki gelişmeler bununla da sınırlı değil, beden organ nakilleri sayesinde aynı zamanda 'ortak' (komünal) bir hale de geldi. Gen teknolojisindeki son yenilikler, klonlama gibi birtakım uygulamalar sonucunda bedenden bir mühendislik ürünü olarak bahsetmek mümkün. Her şeyden önemlisi, beden artık bir 'seçim' meselesi. Sperm ve yumurta bankalarından istenilen özelliklerde adaylar belirlenip istenen özellikte bir rahim kiralanarak bir bebek sahibi olmak imkan dahilinde.



On dokuzuncu yüzyılda Darwin teorisi ve onu takip eden evrimci biyoloji ile birlikte insan-hayvan arasındaki fark ortadan kalkmıştı. Yirminci yüzyılın son çeyreğinde biyoteknolojide ve gen mühendisliğinde elde edilen gelişmeler ise artık makine-insan arasındaki sınırı belirsiz hale getirmiştir. Biyonikler, yapay zeka, genetik kopyalama, genetik müdahaleler vs. neredeyse insanın sınırlarının tartışıldığı bir döneme getirdi insanlığı. Bu gelinen noktada, bedenin hiçbir 'aşkın' bağlantısı olmaksızın kendi kendini aşması, ölümsüzlük iddiası ile kendisini yeni baştan inşa etmesi gibi ciddi sorunlar söz konusu.

Dona Haraway "A Cyborg Manifesto" başlıklı makalesinde biyomedikal teknolojilerin bizi modernliğin ötesine, siborgların ve hibridlerin post modern dünyasına götüreceğini söylemişti yıllar önce (1985). Bugün onun önceden söylediklerini uygulamalı olarak müşahede ediyoruz. Bedeni varoluşsal bir veri ya da Tanrı'nın bir ihsanı olmaktan çıkaran ve bedenin sınırlarını tartışmaya açan bir vasat var önümüzde.

Kabul etmeliyiz ki tıp teknolojisi pek çok hastalığın tedavisini buldu. Ve insanlar, hayat ve ölüm üzerindeki kontrollerinin arttığını düşünmeye başladılar. Ama bu kontrol esnasında özellikle Müslümanların hayat, ölüm gibi konuları kendi itikadi yaklaşımları ve terminolojileri açısından da ele almaları gerekiyor. Mesela 'emanet' bu çerçevede mutlaka gündeme gelmesi gereken bir kavram. Çünkü insanın yaratılışına, bu dünyadaki yerine ilişkin varoluşsal sorulara cevap teşkil eden bir kavram, "emanet".

Allah'ın göklere ve yere tevdi ettiği ve onların kabul etmekten kaçındığı emaneti insan yüklenmiştir. Emaneti, her şeyin gerçek sahibinin iradesi doğrultusunda kullanıp kullanmayacağı insanın imtihanıdır. Yani kişinin bedeni, her istediğini uygulayabileceği bir mülk değil, Allah'ın rızasına uygun kullanmak üzere ona verilen bir emanettir. Nitekim Kur'an'da ahiret günü bütün organların kişi için şahitlik edeceği bildirilir. Bu sebeple organ naklinden kök hücre tedavisine kadar pek çok konuyu sadece pratik düzlemde değil özellikle teorik düzlemde, metafizik, felsefi, dini, etik düzeylerde tartışmamız gerekiyor. Zira bedenin bütünlüğü, sadece fiziksel bir mesele değil. Hem insanları organ verenler ve alanlar şeklinde sınıflandıran neo liberal kapitalist sistem hem de organı bedenden, bedeni kişiden bağımsız bir şekilde tanımlayan, yani bedeni metalaştıran tasavvur, insanın ölümlülüğü ve hayatın emanet oluşu zaviyesinden ele alınmayı bekliyor.

NAZİFE ŞİŞMAN / ZAMAN

22 Aralık 2009 Salı

Totem, tabu ve ‘Mustafa’ filmi



Hatırlarsanız, geçtiğimiz haftayı, hükümetin ‘Roman Açılımı’na ayırmıştım. Bazı okurlar, DTP’nin kapatılmasından söz etmek yerine, Romanların sorunlarından bahsetmemi eleştirdiler. Mağdur gruplarının dayanışmak yerine, mağduriyetler arasında bir hiyerarşi kurmalarına ve bu hiyerarşide en tepeye kendi mağduriyetlerini yerleştirmelerine alışıktım ama bu tepkiye yine de şaşırdım. Öyle ya son beş yıl içinde Kürt Meselesi konusunda onlarca yazı yazmıştım, halbuki Romanlara ikinci kez değiniyordum. Birkaç gün sonra, gayet ironik bir olay oldu. Dolapdere’deki sokak çatışmalarında, Dolapdereli Romanlar, gösterici Kürt gençlerine öyle sert bir tepki gösterdiler ki, mağdurların dayanışmayı öğrenmesi için daha çok beklememiz gerektiğini anladım.


Evet, sadece haftanın değil, ayın, yılın en önemli olayı elbette DTP’nin kapatılması. Nitekim bu olayın yarattığı siyasi-toplumsal deprem sürüyor. Bazı DTP’li yöneticilerin kendilerine çağrıda bulunan aydınlara ve halk kesimlerine kulaklarını tıkayıp, ‘sine-i millete dönmeye’ karar vermeleri ile başlayan süreçte gördük ki, Abdullah Öcalan’ın siyasi aktör olarak gözardı edilmesinin Türkiye’ye maliyeti ağır olacak. Ancak Öcalan, gençleri, çocukları sokaklara dökmekle yetinmedi, DTP üzerindeki etkisini bir kez daha test etti. Öyle ki, bir gün önce ‘taban’ı bahane ederek dağa çıkmaktan ya da hapse girmeyi göze almaktan söz edenler, bir gün sonra ‘tavan’la eşgüdümlü olarak ‘sine-i Meclis’e dönme’ kararı aldılar. Kararın yerindeliği ortada. Dahası, bu ilişki, bu etkileşim benim açımdan sır değildi; doğaldı, anlaşılırdı, meşru idi. (Neden böyle düşündüğümü merak edenler, 19-24 Ekim 2008 tarihlerinde Taraf’ta yayımlanan ‘Osmanlı’dan Bugüne Devlet ve Kürtler’ başlıklı yazı dizime bakabilirler.) Ama aynı zamanda bu ilişki eleştirilmeye de muhtaçtı. Gerçi, buna cüret edenlerin ne gibi suçlamalarla karşılaştıklarını Taraf yazarı Melih Altıok, 18 Aralık 2009 tarihli köşesinde gayet güzel özetledi ama yıllardır Türk toplumundan gelen en ağır eleştirileri, saldırıları, tehditleri göze alarak, Mustafa Kemal’in tabulaştırılmasını, Kemalizm’i ve Atatürkçülüğü eleştiren biri olarak, lider kültünün, ‘Kürt toplumunun Atatürk’ü’ olduğu söylenen Abdullah Öcalan’ın ve ‘Öcalanizm’in de Kürt aydınları tarafından benzer bir eleştiri sürecine tabi tutulduğunu veya tutulacağını ummak istiyorum.

Esinlendirici olmak için, bu haftaki yazımı, kendi öz tabumuz olan ‘Atatürk tabusuna’ ayırdım. Çünkü meşhur Sincan 2. Ağır Ceza Mahkemesi, Can Dündarhakkında, Mustafa belgeseli nedeniyle yürütülen soruşturmada verilen ’takipsizlik’ kararını kaldırdı. Yargıtay bu kararı onarsa, dava açılacak ve Dündar, ‘Atatürk’ün hatırasına hakaret’ten 7,5 yıla kadar hapis istemiyle yargılanacak.

***

Önce biraz geriye gidelim. Üç yıl önce İpek Çalışlar’ın Latife Hanım adlı romanı yayımlandığında da benzer bir durum ortaya çıkmıştı. O zaman, Çalışlar’ın kitabında, Latife Hanım’ın kız kardeşi Vecihe İlmen’in hatıralarına dayanarak, 1 Nisan 1923 gecesi, Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’i öldüren Topal Osman’ın Çankaya Köşkü’ne düzenlediği silahlı baskın sırasında, Atatürk’ün Latife Hanım’ın çarşafını giyerek köşkten kaçtığını ifade etmesi, Savcılık tarafından suç olarak görülmüş, İpek Çalışlar ve onunla röportaj yapan Hürriyet Gazetesi Sorumlu Müdürü Necdet Tatlıcan hakkında 4,5 yıl hapis cezası istemiyle dava açılmıştı.

Halbuki bu olay daha önceki yıllarda pek çok tarihçi ve araştırmacı tarafından aşağı yukarı aynı şekilde ele alınmıştı. İpek Çalışlar ile diğer tarihçilerin yaklaşımları arasındaki tek fark, Mustafa Kemal’in köşkten saldırıdan önce mi kaçtığı, yoksa olay sırasında mı kaçtığı konusunda ortaya çıkıyordu. Yoksa kimsenin Topal Osman’ın kendisini öldürmek üzere köşke seğirttiğinde Mustafa Kemal’in köşkü terk ettiğine itirazı yoktu. Buna rağmen pek çok kişi Çalışlar’ın çizdiği Atatürk tablosuyla hayallerindeki Atatürk tablosunun örtüşmediğini ileri sürerek, ‘yedi düvele boyun eğdirmiş kahraman bir komutan bir çapulcudan mı korkacak?’ şeklinde özetlenebilecek bir tartışmaya girişmişti. Yazarın Mustafa Kemal’in ‘korkak’ –hatta daha ileri gidelim- ‘karısından bile korkak’ olduğunu, hatta ‘kadın kıyafetine bile girebilecek kadar korkak olduğunu’ ima ettiğini düşünerek İpek Çalışlar’ı hain ilan edenler, bir yıldır Can Dündar’ın Mustafa filmi üzerinde benzer bir tartışma yürütüyorlar ve Can Dündar’ı da deyim yerindeyse linç etmeye çalışıyorlar. Üstelik bu sefer, ortada sınırlı sayıda kişiye ulaşan kitap gibi bir malzeme değil, iki milyona yakın kişinin izlediği bir filmin olması saldırıların şiddetini daha da arttırmış görünüyor.

Kemalizm [çıkmaz sokağının] yerine Mustafaizm mi [kemalyanusçuluktan mustafa'ya yol gider mi?]

Filim görsel ve teknik açıdan değerlendirmesini uzmanlara bırakalım. Tarihçilere, bilim adamlarına kapalı olan ATASE arşivlerinin Can Dündar’a açılmasının ardındaki gizemli nedenleri de bir kenara koyalım. Filmin ‘Kemalizm tükendi, biraz da Mustafaizm verelim’ diyenlerin bir çeşit ‘tazelenme projesi’ olduğunu ileri sürenlere de kulaklarımızı kapayalım. Senaryoda pek çok maddi hatanın olduğu, resmi tarihin önemli kodlarının aynen tekrarlandığı, Mustafa Kemal’i ve Kemalizm düşüncesini anlamak açısından anahtar öneme sahip bazı olayların es geçildiğini ya da çok kısa tutulduğu doğru. Mustafa Kemal’in modernleşmeci yanının Freudyen yorumlarla basitleştirildiği, sığlaştırıldı da doğru ama bunlardan kalkarak, Mustafa Kemal hakkında yazılabilecek yüzlerce değişik senaryodan birini filme çekmekten öte bir şey yapmamış olan Can Dündar’ın amacının Mustafa Kemal’in zaaflarını ortaya çıkarmak suretiyle O’nu küçük düşürmek, O’nu küçük düşürerek de Cumhuriyet’in temellerini dinamitlemek olduğunu ileri sürmek, hatta neredeyse Dündar’ı vatan haini ilan etmek gerçekten marazi bir duruma işaret ediyor. Vatan hainliğine karine teşkil edenler şeylerden biri, filmde Atatürk’ün parmaklarının kısa ve küt gösterilmesiymiş, halbuki Atatürk’ün parmakları ince ve uzunmuş! Ve daha neler neler...

Totemleştirme ameliyesi [taşol! ve hep bizimle kal! taş bebekten, taş plağa...]



Bu marazi yaklaşımın arka planını Cumhuriyet tarihi boyunca, sistematik bir biçimde Atatürk’ün totemleştirilmesi ve tabulaştırılması ameliyesi oluşturuyor. Bilindiği gibi totem, ilkel toplumlarda içinde yer aldığı grubun atasıdır, onun koruyucu ruhu, iyilik taşıyıcısıdır. Mustafa filmi dolayısıyla adı çokça geçen Freud’e göre, totemler hem dinsel, hem de toplumsal boyutlar taşır. Bir din olarak totemizm, insanla totem arasındaki saygı ve itibar ilişkilerini; toplumsal bir sistem olarak ise, toplumun üyeleri arasındaki karşılıklı yükümlülüklerle, diğer toplumlar, klanlar arasındaki ilişkileri düzenler. Geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz Levi-Strauss’a göre totemizm göstergeler arasında bağdaşım ve bağdaşmazlık kuralları koymakla yetinmez; aynı zamanda kimi davranışları buyurur, kimi davranışları yasaklar.

İşte tabu denen şey esas olarak, toteme dokunmanın tehlikeli, kirli, lanetli ya da suç oluşturan, kaçınılması gereken bir durum olarak tanımlanmasıdır. Kısaca sınırlamalardır, yasaklardır. Bu yasakların çoğu zaman mantığı olmamasına ve tutarlı bir sistem oluşturmamasına rağmen, tabunun yıkılması toplum birliğinin yıkılması anlamına geleceği için, yasaklar sıkı sıkıya uygulanır.

Anlattığımız bu süreç, sadece ilkel toplumlarda değil, gelişmiş toplumlarda da değişik biçimlerde tezahür eder. Kral, hükümdar, diktatör veya kurucu baba ile toplumları arasındaki ilişkilerde totem-tabu sisteminin değişik varyasyonları yürürlüktedir. İşte dün İpek Çalışlar’ın, bugün Can Dündar’ın başına gelenler, kutsalı koruma altına alan tabulara dokunmaya cüret etmeleri yüzündendir. Bu dokunmanın sert veya yumuşak olması, küçük veya büyük olması sonucu değiştirmez, ‘suç’, o figüre yakından bakmaya, onun hakkında konuşmaya, onu tarif etmeye başlandığı andan itibaren ortaya çıkmıştır.

Cumhuriyet’in ihtiyacı [karizmatik kurucu baba]

Doğuştan karizmatik bir lider olan Mustafa Kemal Atatürk’ün totemleştirilmesi, o henüz yaşarken başlamıştı ama geliştirilmesi ve ‘mükemmelleşmesi’ ölümünden sonra oldu. Bu yüceltme ve kutsallaştırma hareketinin, Osmanlı döneminde toplumun temel tutunum unsurlarından olan dinin, Türk ulus-devletinin kuruluşu sırasındaki laikleşme hamlesi kapsamında, toplumsal yaşamdan çıkarılmasının doğurduğu boşluğu doldurmak için, ulusçuluğun yarı din haline getirilmesi sırasında mı, yoksa Mustafa Kemal’in dünyaya bakışının ve eylemlerinin Kemalizm adı altında total bir ideolojiye dönüştürülmesi çabaları sırasında mı ortaya çıktığı tartışılabilir. Ama görülen odur ki, Cumhuriyet modernleşmesi, başından beri bazı sıkıntıları aşmak için Mustafa Kemal’in ‘Atatürk’ olarak totemleştirilmesine ve dolayısıyla tabulaştırılmasına şiddetle ihtiyaç duymuştu.

Doç. Dr. Mete Kaynar, “Totem, tabu, Mustafa Kemal ve Atatürkçülük” adlı makalesinde, bu sıkıntıların başında Osmanlı modernleşmesi ile Cumhuriyet modernleşmesi arasındaki farkı tanımlayabilecek, yeterli kavramsal referanslara sahip olunmaması ve toplumu Cumhuriyet modernleşmesinin gereklerine ikna edecek, onu bu yolda harekete geçirecek bir düşünce setinin oluşturulamaması geldiğini söyler. Kaynar’a göre, Atatürk’ün ardından gelen İsmet İnönü, gerekliliği ve hedefleri, henüz toplumun tüm katmanları tarafından içselleştirilmemiş olan Cumhuriyet modernleşmesini bir ileri bir aşamaya götürecek tutarlı bir programa ve/veya böyle bir programın yokluğunda bile toplumu ardından sürükleyecek karizmaya [zımnen: şahsiyetsizliğin siyasal yansıması totemkemanyon sendromu] sahip değildi. Tek çare, ihtiyaç duyulan referansın, totemik bir figür haline getirilen Atatürk’e ve onun eylem ve söylemlerinin tabulaştırılmasıyla oluşturulan Kemalizm/Atatürkçülük düşüncesine yapılmasıydı.

Atatürk’ü Koruma Kanunu [bırakmayın suva'yı, nesr'i, yeuk'u; sürüsel bağlar çözülür...]

Gerçekten de, 1950’den itibaren, CHP’nin bağrından gelişen bir hareket olan DP’nin hem kendisinin özgünlüğünü ortaya koymak, hem de rejimin kurucu partisi olduğu için bir çeşit dokunulmazlığı olan CHP’yi ve onun lideri İnönü’yü hırpalayabilmesine yetecek politik manevra alanı yaratmak için bulduğu çare de mevcut totem-tabu kodlarını kullanmak oldu. Bu kurnaz manevranın cisimleşmiş hali, o tarihlerde Atatürk heykellerine saldıran Ticaniler adlı tarikatın neden olduğu siyasi gerginlikten faydalanan DP kökenli Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın kişisel gayretleri ile 25 Temmuz 1951’de çıkarılan 5816 Sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun’du. Bazı CHP’li milletvekillerinin DP tarafından gündeme getirildiği için, kanunun aleyhine konuşmalar yapması tarihsel bir ironi olmalıydı. Sonuçta kanunun çıkmasıyla CHP, Atatürkçülük şampiyonluğunu DP’ye kaptırdı.

Darbelerin meşruiyet temeli [darbe mi kemalizmden çıkar; kemalizm mi darbeden?]

Ama Atatürk’ün totemleştirilmesi ve tabulaştırılmasına en büyük katkıyı 1960’dan sonra sık sık sahne alan darbeciler yaptı. Bütün darbeler ‘ulu önder Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak’, ‘onun hedef gösterdiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak’ ve ‘Atatürk’ün tarif ettiği türden bir demokrasiyi yeniden tesis etmek amacıyla’ gerçekleştirildi. Böylece, adı ister ‘ihtilal’, ister ‘muhtıra’, ister ‘balans ayarı’, ister ‘e-darbe’ olsun hepsi de gayri meşru olan bu müdahaleler, güya partiler ve ideolojiler üstü bir referansa dayanarak yapılmış gibi sunularak, toplum gözünde meşrulaştırıldılar. Dolayısıyla darbecilerin, kendilerine tertemiz ve güçlü bir dayanak sağlayan Atatürkçülüğü biraz daha kutsallaştırması, biraz daha tabulaştırmaları gayet mantıklıydı. Bu konudaki şampiyon ise 1980 darbecileriydi. Mustafa Kemal’in kurduğu Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’nun yerine Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun (AKDTYK) kuruluşu; Nutuk’un sadeleştirilmiş baskılarının yapılması ve yayılması; okullarda Atatürk köşelerinin mecbur tutulması; Ankara’da bir Atatürk heykel fabrikası kurulması; Atatürk’e ait olduğu tartışmalı vecizelerin kamusal alanlarda boy göstermesi; kahvehanelere Atatürk resimlerinin asılmasının mecburi kılınması; Kenan Evren’in Atatürk pozlarında konuşmalar yapması (hatta Atatürk gibi tren penceresinden bakan fotoğraflar çektirmesi) gibi adımlarla Atatürkçülüğün adeta sivil bir din haline getirilmesi 12 Eylül darbesinden sonra oldu.

Nutuk’taki 19 mucizesi [damal dağına inen nur: hoşgeldin RA' nın yavrusu]

Mete Kaynar’ın derlediği bazı örneklerin gösterdiği gibi, son yıllarda iş şirazesinden çıktı. ‘Kuran’daki 19 mucizesi’ gibi Nutuk ve Gençliğe Hitabe’de 19 sayısının ‘mucizevî tezahürleri’ üzerine kafa patlatanlar oldu. Her yıl 15 haziran - 15 temmuz tarihleri arasında Ardahan’daki Karadağ sırtlarına düştüğü iddia edilen Atatürk silueti ‘Atatürk'ün İzinde, Gölgesinde Damal Şenlikleri’ adı altında kutlanmaya başladı. Bu iş öylesine ciddiye alınmıştı ki, 2003 yılı kutlamaları sırasında, tam Atatürk silueti Karadağ sırtlarına düşmeye başladığı saatlerde bir çobanın hayvanlarını otlatarak Atatürk siluetinin önünden geçmesi devletin tepesinde öfke patlamasına neden oldu. Çobanın tavrı Atatürk’e hakaret, vatana ihanet olarak adlandırıldı ve konu TBMM’ye taşındı.

Bir başka uhrevi işaret, Ayvalık-Edremit arasındaki Gömeç İlçesi’nin yaslandığı yüksek dağların üzerindeki Atatürk’ün yüzü formundaki kaya parçasıydı. Bölge, Gömeç Belediyesi tarafından ‘Atatürk Kayaları İzleme Noktası’ adıyla ziyarete açıldı. Şırnak’ın Cizre İlçesi sınırlarındaki Cudi dağındaki bir tepede siluet olarak tespit edilen Atatürk’ün yüzü şeklindeki oluşum ise bölge askeri harekât alanı içinde yer aldığından henüz layık olduğu tarzda bir hac yerine çevrilemedi.

Madame Tussaud Müzesi [varol paşam! yapmasındı bunu bize çağdaş dünya: karizmasız mumya kutsuz dona benzer]

Londra’daki Madame Tussaud Mumya Müzesi’ndeki Atatürk mumyasının, ‘Atatürk’ün gerçek karizmasını, gerçek ihtişamını yansıtmadığı’nı ilk dile getirenlerden biri Vatan gazetesi yazarı Zülfü Livaneli, 7 Aralık 2002 tarihli köşe yazısında, müzedeki Atatürk’ün heykelinin bir türlü doğru dürüst yapılamamasını, Avrupalılara göre “Mustafa Kemal adlı bir Türk beyaz tenli, sarışın ve mavi gözlü olamaz. Bu yüzden Atatürk'ü bazen Pakistanlıya, bazen Hintliye benzetmek için uğraşır dururlar” diye açıklamıştı. Bu durum sadece Livaneli’yi değil, emekli Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İbrahim Fırtına’yı da rahatsız etmişti. Fırtına’nın şikâyetleri ile devam eden ‘karizmatik Atatürk mumyası’ talebi, en sonunda Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç tarafından yerine getirildi. Mustafa Koç’un parasal, Anıtkabir Komutanlığı’nın teknik ve malzeme desteği sayesinde yeni, heybetli ve karizmatik bir Atatürk mumyası 10 Kasım 2005 tarihinde müzedeki yerini aldı.

Şimdi böyle marazi bir zihniyet ikliminde, Mustafa filmine yönelik tartışmaları garip bulmak mümkün mü? Bence hayır. Ama bu marazi tutum, aynı zamanda Atatürk’ün öngördüğü modern ulus-devletin bekasının, Atatürk’ün dondurulmuş, katılaştırılmış hatta fosilleştirilmiş imgesinden başka dayanağı olmadığını, bu dayanak çökerse tüm modernleşme sürecinin, toplumun, devletin ve Cumhuriyet’in de çökeceğini ima ediyor. Anlaşılan Atatürkçülük şampiyonları Cumhuriyet’e benim duyduğum kadar güven duymuyorlar.

Görülen odur ki, ‘Atatürk ağlar mı’, ‘Atatürk içer mi’, ‘Atatürk sever mi’, ‘Atatürk korkar mı’, ‘Atatürk yanlış yapar mı’ gibi son derece insani sorular etrafında koparılan fırtınalar ve düzenlenen linç törenleri, ‘evet bunların hepsi mümkündür, çünkü Atatürk bir insandı, tanrı değil’  [haşa] diyenlerin sayısı, cezalandırmakla başa çıkılmayacak kadar artıncaya dek sürecek. Darısı başka tabuların başına!

Notlar: Bu yazı, 1 Aralık 2008 tarihli Anlayış Dergisi’nde yayımlanan yazımın güncellenmiş hali. Yazıyı yazarken, Mete Kaynar’ın daha sonra Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Tarihi’nin 9. cildinde (İletişim, 2009, s. 1089-1120) yer alan “Totem, tabu, Mustafa Kemal ve Atatürkçülük” başlıklı yazısından yararlandım.

AYŞE HÜR / TARAF

2 Aralık 2009 Çarşamba

Katsayının Aynasındaki Türkiye

Bazı konular vardır; insan ideolojik, sınıfsal ve benzeri aidiyetleri yüzünden doğruyla yanlışı ayırt etmekte zorlanır. Veya bazen sorun o kadar karmaşıktır ki, doğrunun ne olduğundan emin olmak güçtür.


Ama bazı konular da vardır ki, doğru ile yanlış apaçık ortadadır ve adalet duygusunu tamamen kaybetmemiş olan herkes bunu görebilir. Gördüğünde ise, eğer önyargı veya nefret gözünü kör etmemişse, “doğruya doğru” der veya en azından susar.

Bu kadarlık bir adalet duygusunun veya ahlakın mevcut olduğu bir ülkedeyseniz, her şeye rağmen umut var demektir. Orada uzlaşmayı da, barışı da, demokrasiyi de tesis etmek mümkündür.

Katsayı kavgası, bu ülkede asıl eksik olanın, ideal hukuk kurallarından önce vicdan ve adalet olduğunu gözler önüne seriyor.

***

Danıştay’ın katsayı kararı aslında kimseyi şaşırtmamalıydı.

Belki de karara hayret edenler, muhtemelen bu kadar bariz adaletsizliğe duydukları tepkiden dolayı şaşırmış gibi yapıyorlar.

Oysa “Danıştay kendi koyduğu kuralı çiğnedi”, “bu karar, dün verdiği kararın tamamen tersi” gibi eleştirilerin de geldiğimiz aşamada artık önemi yok. Görünen o ki, yargı erki demokratik meşruluğa kavuşturuluncaya kadar, bu ülkede siyasi kavganın içinde elinde kılıç, cüppesiyle oligarşinin safında dövüşen “doğal CHP’li” yargıçlar görmeye devam edeceğiz.

Ama konumuz Danıştay değil. İşte bu yüzden, son kararın hukuki bakımdan yanlışlığına ilişkin tartışmaların içinde boğulmadan, Katsayı Sorununu ve bu sorun çevresindeki tutum alışları mercek altına alıp tartışmaya ihtiyacımız var.

Çünkü bu mesele, aslında bizim nasıl bir ülkede ve rejimde yaşadığımızla ve nasıl bir toplum olduğumuzla çok ama çok yakından ilgili.

***

Nedir Katsayı Sorunu?

Adına ister “puanlama sistemi” diyelim, ister “alan tercihi” gibi zarif ifadelerle sunalım, Katsayı Sorunu, Meslek Lisesi öğrencilerinin üniversiteye giriş sınavında daha çok soru yapmalarına rağmen, hesaplama sisteminin değiştirilmesi dolayısıyla daha az puan alır hale gelmelerinden ve dolayısıyla üniversite sınavında başarısız sayılmalarından kaynaklanan bir sorundur. Katsayı sorunu, bu yönüyle bir ayrımcılığa maruz bırakılma sorunudur. Bu öğrenciler, “alan tercihi”ne zorlanmakta ve diğer öğrencilerden çok daha fazla soru çözseler bile “katsayı” dolayısıyla daha az puan almakta ve başarısız sayılmaktadırlar. Öyle ki, aldıkları puanın ciddi bir biçimde düşürülmesi yüzünden, neredeyse bütün soruları çözseler bile, bütün öğrencilerin ideali olan bölümleri kazanmaları aritmetik olarak imkansız olmaktadır.

***

Sorun Nasıl Ortaya Çıktı?

Bu adaletsiz uygulamanın kaynağını aslında herkes biliyor.

28 Şubat sonrasında, İmam Hatip Lisesi (İHL) öğrencilerinin üniversitelere girmesinin engellenmesine karar verilmişti. Çünkü bu çocukların üniversite sınavlarında başarılı olarak, vali, kaymakam, mühendis veya doktor olmaları istenmiyordu. Ama bunu açıkça bu liselerin adını vererek yapmak yerine, onları engelleyebilmek için, onlarla birlikte bütün meslek lisesi öğrencilerinin de geleceklerini karartacak bir şekilde yaptılar.

Bulunan yol “katsayı” getirmekti. Yani puanlama sistemini değiştirerek, o çocukların üniversiteye girmelerini filen imkansız hale getirmekti. Öyle ki, meslek liseli bir öğrenci, düz liseli veya kolejli öğrenciyle aynı sayıda, hatta çok daha fazla sayıda soru yapsa bile daha az puan alacak ve dolayısıyla sınavı kazanamayacaktı.

Yapılan tam da buydu ve sonuç tam da öyle oldu.

Üstelik bu uygulama, hukukun temel ilkelerine aykırı biçimde, kazanılmış hakların açıkça çiğnenmesi yoluyla yapıldı. Şöyle ki, çocuğunu meslek lisesine kaydettiren bir veli, o günkü mevzuata göre, çocuğunun mezuniyet sonrası üniversite sınavında başarılı olması durumunda dilediği bölüme girmeye hak kazanacağını biliyordu. Dolayısıyla çocuğunun sadece elektrikçi, tornacı veya imam değil, eğer çalışıp da başarılı olursa, hakim, avukat, doktor da olabileceğini bilerek o okula veriyordu. Aradan yıllar geçip de çocuk tam mezun olacakken kuralın değiştirilmesi, onun önündeki bütün yolların kapatılması, muktesep hakkının gasp edilmesinden başka bir şey değildi. Biraz hukuk bilgisi olan değil, biraz adalet duygusu olan herkesin fark edebileceği bir haksızlıktı bu.

***

“İşçisin Sen İşçi Kal”

Meslek Liselerinde okuyan öğrenciler, ağırlıklı olarak düşük gelir grubuna ait olan, geçim sıkıntısı çeken ailelerin çocuklarıydı (Hala da öyle). Bu aileler de, bütün ana-babalar gibi çocuklarını “üst makamlarda” görmek istiyorlar, ama çocuk “makus talihine” teslim olup da üniversite sınavında başarılı olamazsa, aç ve açıkta kalmaması için de bu okulları tercih ediyorlardı. Yani aileler, sadece çocukları tornacı, boyacı veya imam olsun diye değil, üniversiteyi kazanamazsa, bari “eli iş tutsun” da boşta kalmasın diye bu okullara gönderiyorlardı.

Eşit yarışma haklarını ellerinden almak, yürürlükteki anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olduğu gibi, onları içinden geldikleri sosyal sınıfa hapsetmek demekti. Yıllardan beri göz göre göre yapılan haksızlık buydu. Ama bu liselerde okuyan öğrenciler, genellikle en alttakilerden olduklarından dolayı, yani “zengin, seçkin ve varlıklı ailelerin biricik yavruları” olmadıklarından dolayı onların hayatlarının karartılması çoğu kez haber değeri bile taşımadı.

***

Sınıfta Kalan Bir Toplum

Son Milli Eğitim “Şûrası”ndaki tartışma, işte bu adaletsizliği kaldırmak için geç kalmış bir siyasi iradeyle, göz göre göre bu haksızlığın devam ettirilmesinden yana olanlar arasında geçti ve bu tartışmada Türkiye toplumu sınıfta kaldı.

Hükümet sınıfta kaldı, çünkü göreve geldiği ilk dönemde hayatı karartılan yüzbinlerce öğrencinin bu can alıcı sorununu çözmeyi başaramadı. Şimdi katsayıyı kaldırsa bile, bu “başarı”, muktesep hakları gaspedilen, ümitleri sönen yüzbinlerce gencin kaybolan geleceklerini geri getirmeyecek. Çünkü 28 Şubat sonrası bu okullar, daha önce oraya girenlerin çoğunluğuna ayrılma imkanı dahi verilmeyen birer hapishaneye dönüştürülmüştü ve bir kuşağın en az üç öğretim yıllık bölümünün geleceği infaz edilmişti. Daha açık bir ifadeyle, o okullara girdiklerinde üniversite sınavında serbestçe yarışma hakkı bulunan ve Meslek Liselerinin ilk sınıfından son sınıfına kadar her kademesinde bulunan yüzbinlerce öğrenci, bu hakları ellerinden alınarak, telafi edilemeyecek biçimde kıyıma uğramıştı. Düz liselere geçmek isteyenler de alınmamıştı. Çünkü bir kuşağın tasfiyesi hedefine ulaşmak için kafesin kapısını kapalı tutmak gerekiyordu. 28 Şubat bunu gerçekleştirmek için gerekli iradeyi ve koşulları sağladı. Bir kuşak üniversiteden tasfiye edildi.

Şimdi onların tamamına yakını, aslında rahatlıkla kazanabilecekleri üniversitelerde okumaları engellendiği için, başka mesleklerde çalışıyorlar. Neredeyse insanın, “keşke yasakçılar biraz olsun mert olsalardı ve sadece asıl hedefledikleri kesimi, yani ‘irticacı’ olarak gördükleri gençlerin hayatını karartmakla yetinecek bir düzenleme yapsalardı da, sırf onları mağdur edebilmek için bari bütün o öteki çocukları harcamasalardı” diyesi geliyor. Çünkü İHL’ler bütün meslek liseleri içinde sadece % 8’lik veya 10’luk bir oranı oluşturuyor. Bunun diğer bir anlamı şu: 1 İmam Hatiplinin üniversiteye alınmasını engellemek için 9 diğer meslek liseli öğrenci feda edildi.

Bu, pekala bilinen, ama söylenmeyen gerçekti.

Bu uygulamanın asıl mağdurları işte bu kuşaktı. Ama iktidar, ilk döneminde herhangi bir kararlılık ve siyasa ortaya koyamadı; sonra malum geri adımları güçler dengesini netleştirdi. Sonra çaba gösterdiğinde ise statüko izin vermedi.

Muhalefetten hiç söz etmiyorum; çünkü onlar da bu konuda sınıfta kalmış durumda. Partiler genellikle muhalefetteyken doğruyu söyler, iktidarda susar. Onların daha muhalefetteyken bile susmayı tercih etmeleri, hatta CHP örneğinde kendi zümrelerinin dışında kalan kesimlerin çocuklarına yapılan haksızlığı meşru görmeleri, bu konuda çok daha kötü durumda olduklarını gösteriyor. Yani onlardan hiç umut yok.

Bu konuda üniversiteler, öğretim üyeleri ve bir bütün olarak akademya sınıfta kaldı. Sadece haksızlığı gördükleri halde sustuklarından değil, ideolojik önyargıları yüzünden bu ayrımcılığı haksızlık olarak dahi görmeyi başaramadıklarından veya haksızlık olduğunu bile bile tersini söylemelerinden.


(Kendisi de bir akademisyen olan eski YÖK Başkanı Teziç, “katsayı tartışmalarının ardında başka amaçlar” olduğunu söylemişti. En “art niyetli” ihtimali düşünelim; yani katsayıyı imam hatipliler için kaldırmayı istemeyi. Bunun meşru bir amaç olmadığını kim söyleyebilir? Üniversite sınavında aynı puanı alan “düz lise”linin orta öğretim başarı puanı 0.8’le çarpılırken, imam hatiplininkinin 0.3’le çarpılmasına, yani onların maratona hiç yetişemeyecekleri kadar geriden başlatılmasına “adaletsizlik” demek için şeriatçı mı olmak gerek? Yoksa bu çocukların başarılı olmalarına rağmen üniversiteye girmelerinin önünü kapatmayı, bu kadar bariz haksızlığı görmemek için zalim olmak mı?)

***

Basının Zalimlik Katsayısını Hesaplamak


Basın da sınıfta kaldı. Hatta şöyle söylemeli, basın sadece sınıfta kalmadı, bu konuda bir dezenformasyon, somut olguları ters yüz etme ve konuyu tersinden aktarma gibi yöntemlerle katsayının kaldırılmasını engellemek için bir tür kampanya yürüttü.

Bunu görmek için katsayı ile ilgili manşetlere bir göz atmak yeterliydi.

Örneğin Vatan Gazetesi, konuyu “yazık bize” başlığıyla duyuruyordu. Alt başlık, “Dünya ‘Matematik yerine özgüven dersi koyalım’ diye tartışıyor, bizimkilerin tek derdi ‘İmam hatiplileri üniversiteye nasıl sokarız’” şeklindeydi. Duyan da Hükümetin yeni ve daha önce olmayan bir durum yaratmaya çalıştığını zannederdi. Oysa durum, daha önce var olan bir hakkın geri verilmesi çabasından ibaretti. Üstelik bu başlık pekala “yazık bize, dünya neleri tartışıyor, bizimkilerin tek derdi imam hatipleri nasıl üniversiteye sokmayız” şeklinde de atılabilirdi.

Radikal’in “İmam Hatip inadı bitmek bilmiyor” başlığı, aslında yasakçıların inadını eleştirmek için atılabilirdi. Yani gazeteye göre, sokmama yanlıları değil de engeli kaldırma yanlıları “inatçı” oluyordu.

Hürriyet konuyu, “ ‘İmam’ vali ve öğretmen yolda”ya indirgerken, Milliyet de bütün tartışmayı imam hatiplilerin “daha kolay öğretmen, kaymakam, hâkim ve savcı olabilecekler”ine ilişkin başlıkla duyuruyordu. Konuyu bilmeyen bir okuyucunun “demek hükümet imam hatiplileri kayırıyor” şeklinde anlamasını çok mümkün kılan “haber”lerdi bunlar.

Üstelik konuyu hep imam hatiplere bağlayan onlardı. M.E. Bakanı, “Şura’da imam hatiplerden tek cümle edilmedi” derken haklıydı; yani onlar “meslek lisesi” dedikçe berikiler “imam hatip” anlıyorlardı. Ama onların imam hatipleri -ve tabii bunu yapabilmek için tüm meslek liselerini- ne pahasına olursa olsun üniversiteye sokmama takıntısı, Bakanlığın engeli kaldırma arzusundan çok daha fazlaydı.

(Bu da bana üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir konu gibi görünüyor. Başörtüsü Sorununda olduğu gibi, haksızlığın devamını savunanların, mağdurlardan çok daha tutukulu bir kararlılık içinde oldukları ülke fazla değildir her halde).

***

“Katsayı ne yana düşer usta, adalet ne yana?”

TÜSİAD’ı ve Eğitim Sen’iyle, dernekler ve sendikalar da sınıfta kaldı.

Türkiye’de demokratikleşmeyi desteklediğini savunan ve AB sürecindeki birçok reforma destek veren TÜSİAD, ancak “tuhaf” olarak nitelenecek biçimde, “irtica” ile ilişkilendirilebilecek her konuda, -bu ilişki paranoya ölçüsünde ilgisiz bir gerekçelendirmeye dayansa bile-, derhal “bayrak açıp” (Ömer Sabancı’nın ifadesi) agresif bir tutum alabiliyor.

(TÜSİAD’ın Müslümanların din ve vicdan özgürlüğü söz konusu olduğunda sıkça nükseden bu islamofobik tutumunun sınıfsal veya zümrevi arkaplanı ayrı bir yazı konusu. Burada sadece şunu belirtmekle yetineyim: Özgürlükleri parçacı talep etmek sadece meslek liseleri konusunda çözümü engellemekle kalmaz, demokratikleşmeyi de sekteye uğratır; çünkü toplumun çoğunluğu “maalesef” TÜSİAD’ın istediği türden insanlardan oluşmuyor ve onları dışta tutacak bir demokratikleşme de mümkün değil).

TÜSİAD bunu “ara eleman ihtiyacı” olarak gerekçelendiriyordu, ama bunun üç bakımdan tutarsızlığı ve haksızlığı açıktı.

Öncelikle, konu eğer ara eleman ihtiyacı ise, bu durumda katsayı gibi bu okullara yönelik talebi dramatik biçimde düşürdüğü pratik olarak kanıtlanmış bir uygulamayı savunamaması gerekirdi. Oysa TÜSİAD, 28 Şubat Sürecinde, meslek liselerine giden çocukların bugünkü mağduriyetlerini üreten sürecin başlıca aktörlerindendi; sonraki dönemde de katsayının kaldırılmasına karşı çıkarak aynı adaletsizliği sürdürdü. Çok sonraları KOÇ Grubunun “Meslek Lisesi Memleket Meselesi” diyerek ve sekiz bin öğrenciye burs taahüdünde bulunarak bu okullardan kaçışı engellemeye çalışması, katsayı sonrası ortamda ihtiyaç haline gelen bir önlemdi.

(Bu arada, ne alaka bilmiyorum, TOKİ, Koç’a “mesleki eğitimi özendirdiği için” teşekkür mektubu göndermiş. Sanki 28 Şubat’ı, yani katsayıyı getiren, dolayısıyla meslek liselerine talebin düşmesine sebep olan bütün bu haksızlıkların yapıldığı süreci destekleyen bendim).

İkinci olarak katsayı sistemi, sanıldığı gibi öğrenciye, lisede eğitimini aldığı alanda bile gerçek bir tercih fırsatı vermiyordu. Eğitim-Bir Sen Başkanı Ahmet Gündoğdu, bunu şöyle açıklıyordu:

“Örneğin, Kimya Meslek Lisesini bitiren bir öğrenci, üniversitede kimya mühendisliği bölümünü yazdığında bile puanı aynı şekilde düşürülmekte (orta öğretim başarı puanı 0.3’le çarpılmakta, yani pratik olarak o bölüme girmesi adeta imkansız hale getirilmekte), sadece kontenjanı çok sınırlı olan kimya öğretmenliğini ‘tercih’ etmek zorunda bırakılmaktadır. İletişim meslek lisesini bitiren iletişim fakültesine, endüstri meslek lisesinin elektrik bölümünü bitiren öğrenci ise elektrik mühendisliği bölümüne girmek istediğinde dahi puanı düşürülmektedir”.

(Bu konuda en açık, net ve adil tutum Memur-Sen’e bağlı Eğitim-Bir Sen’inki. Ama bu konuda böyle. Diğer özgürlükler söz konusu olduğunda, bu sendika da Türkiye’deki genel rahatsızlığın dışında olmadığını gösteriyor. Örneğin katsayı söz konusu olduğunda Eğitim-Sen’in adalet ve özgürlük karşıtı bir konuma savrulması gibi, Kürtçe eğitim veya zorunlu din dersi söz konusu olduğunda da onlar benzer bir savruluş gösteriyorlar. Memur-Sen’e bağlı Diyanet-Sen Genel Başkan Yardımcısı Süleyman Bahadır’ın, din dersinin zorunlu olmaktan çıkarılmasını istemediklerini, bunu kabul etmenin de mümkün olmadığını belirtmesini ve “Müslüman bir ülkede dini eğitiminin devlet eliyle ve devlet okullarında alınması gerekir. Anayasanın 24 maddesinde bu devlete görev olarak verilmiştir” şeklindeki açıklamasını nasıl yorumlamalı? Bir hak söz konusu olduğunda adil davranan sendika, başka bir söz konusu olduğunda ötekiler gibi tutum alıyorsa, orada en azından çifte standartlılık konusunda genel bir uzlaşmanın varlığından söz etmek mümkün değil mi? Böyle bir ülkede adalet mümkün olabilir mi?)

Üçüncü olarak, katsayıyı meslek liseliyi okulunda tutmayı sağladığı için savunanlara gelelim: Üniversite sınavında serbest rekabet sağlandığında doktor, hakim ve vali olabilecek bir öğrenciyi, sırf sanayicinin ara eleman deposunu geniş tutmak için engellemek, her şeyden önce ahlak, insaf ve adaletle bağdaşmayan bencilce bir yaklaşım değil mi? Büyük sermaye neden bu alanda serbest rekabet koşullarını savunmayı tercih etmez?

(Aslında herkes biliyor, yoksul kesimlerin ana babaları, çocukları büyük sermayeye ara işgücü olsun diye değil, yetenekli çıkarsa sınıf atlayabilsin isterler ve o yüzden emek verir, para ayırır okula gönderirler. TÜSİAD kendi zümrevi çıkarları için -veya İmam hatip nefreti yüzünden zümrevi çıkarlarına rağmen- katsayıyı savunabilir, ama meslek liseli ailelerin çocuklarının da TÜSİAD’çıların çocukları kadar tercih hakkı var. Büyük Sermaye bu adaletsizliği içine sindirmeye devam edebilir, ama o çocukların ailelerinin seçip göreve getirdiği siyasi iktidarların sindirme lüksü olamaz. Olursa o aileler başkasını getirirler).

***

Patronu anladık da, sendikaya ne oluyor?

Eğitim Sen’in trajik savruluşu da tam bu noktada belirginleşiyordu. TÜSİAD adaleti sınıfsal çıkarlarına kurban etmek isteyebilirdi; ama kendi web sayfasındaki eğitim raporunda “Öğrencilerin sınıfsal ya da sosyo-ekonomik kökenlerine ilişkin araştırma bulguları, mesleki ve teknik eğitime devam eden öğrencilerin çok büyük oranda düşük gelir ve düşük eğitim düzeyinden ailelerden geldiğini göstermektedir” diyen sendikaya ne oluyordu? Neden katsayı konusunda Bakanlığın ürkekçe de olsa atmaya çalıştığı adımı, üstelik de ortada hiçbir şey yokken “eğitim dinselleştiriliyor” diye çıkış yaparak engelleyenlerle birlikte hareket ediyordu? Neden katsayı konusu o devasa raporun, hatta web sayfalarındaki eğitimle ilgili onlarca tartışmanın içinde yoktu? Açıktı ki bu sendika da özgürlüğü parçacı anlıyor (yani anlamıyor) ve örneğin Kürtçe eğitim konusunda gösterdiği özgürlükçü tutumu din söz konusu olunca tamamen tersine çeviriyordu.

(Çünkü onlar evrensel anlamıyla sol/sosyalist perspektife duydukları yakınlıktan çok, adını öyle koymasalar bile resmi ideolojinin temel ilkelerine/öncüllerine yakınlık duyuyorlar; 28 Şubat’ta DİSK’in büyük sermaye ile hareket etmesi gibi, gündelik yaşamda “emekten yana” söylemler geliştirseler bile, stratejik zamanlarda korporatif rejimlerdeki meslek örgütleri gibi bir işlev görüyorlar; ve konumuz açısından katsayı konusunda TÜSİAD’la aynı şeyi söylemeye yüzleri tutmasa bile, stratejik karar zamanı geldiğinde onunla aynı safta durmaları anlamına gelecek tutumlar almaktan sıkıntı duymuyorlar (Son Şura’da katsayının kaldırılması yönündeki 64 oya karşı, katsayı lehindeki 4 oydan biri Eğitim Sen temsilcisi tarafından verilmişti). Egemen sistemin kurbanlarının bir çeşidine, “mürtecilere” karşı sistemle aynı önyargıları paylaştıklarından dolayı, tıpkı Açık Öğretim Liselilerin sınav yönetmeliğinde “boşluk” olduğunu fark edip başörtülü öğrencilerin sınava girmesini engellemek için Danıştay’a başvurup bu “hata”yı “düzelttirmeleri” örneğinde olduğu gibi, resmi ideolojiye sivil destek vermeyi “normal” görebiliyorlar. “Yanlış bilinç”leri ve dine karşı önyargıları “nesnel koşulları” görmelerini öylesine engelliyor ki, açıkça yoksul kesimlerin çocuklarının haklarının gasp edilmesi anlamına gelen katsayı konusunda bile bu trajik savruluşu gösterebiliyorlar).

Bir milyonu aşkın meslek liseliyi (yani “ötekilerin çocukları”nı), yüz bin imam hatipliye (yani “daha da ötekilerin çocukları”na) kurban etmeye götüren sağlıksız bir ruh hali, sınıfsal ve ideolojik bir tercih bu. 12 Eylül Cuntasının elebaşı Kenan Evren bile konuya daha az acımasız yaklaşıp, “hiç almamak taraftarı değilim. Çocuk zorlaştırmamıza rağmen kazanıyorsa demek ki kabiliyetli imiş, kazanmış. Belki üniversiteye gidince o kafasını değiştirir. Ama kendi camiasında kalırsa onu devam ettirir” diyebiliyordu.

(Onun İHL öğrencilerini “hasta çocuklar” olarak gördüğünü ortaya koyan bu ifadelerindeki önyargıyı bir yana koyacak olursak, sizce de şu soru üzerinde düşünmeye değmez mi: Darbeci bir diktatörün “sivil toplum”dan daha insaflı olduğu kaç ülke vardır acaba?)

Sendikanın solcusu böyle de sağcısı farklı mıydı? En fazla üyesi olan ve Hükümetle pazarlık yetkisini elinde bulunduran Türk Eğitim Sen ise milletin hukukunu milliyetçilik ideolojisine kurban ederek, sanki bu sorun hiç yokmuş gibi yapmayı sürdürüyordu. Muhtemelen, katsayıyı kaldırmak isteyen Hükümetin ekmeğine yağ sürmemek veya Türkiye’deki mevcut güç ilişkilerini değiştirecek bir tutum almamak için haksızlığa göz yumuyor, susarak adaletsizliğe katkıda bulunuyordu.

(Eğitimle ilgili bir sendika düşünün ki, web sayfasında Ermeni sorunundan Kıbrıs’a bilumum siyasi konular, dünyayla ve milli meselelerle ilgili “mega” çözümlemeler, “Türklük gururu”yla ilgili hararetli yorumlar var, ama asıl ilgilenmeleri gereken bir eğitim meselesi olan katsayı sorunuyla ilgili spesifik bir başlık yok. Site içinde sabırlı bir aramayla, iç sayfalarda onların da katsayı adaletsizliğine karşı olduklarına dair bir bilgiye ulaşıyorsunuz, ama Şûra’da, yani kritik zamanlarda, asıl tutum almanın gerektiği yerde onları da ortada göremiyorsunuz).

Bu tablo, Hükümeti, muhalefeti, basını, sendikası, üniversite hocası ve aydınıyla birlikte belirlediğimiz bir insanlık düzeyini ifade ediyor. Biz buyuz ve bu konuda masum olan kimse yok.

***

Onların sesini duymadığımız için suçluyuz.

“Zenginin kahpesinin, züğürdün hastasının sesi duyulmaz” derler.

Meslek liseleri konusunda mağdurlar o kadar alt sınıflardan, o kadar sesi çıkmaz ve o kadar ezikler ki, yaşadıkları devasa trajedi kimsenin umuruna geçmiyor. Ve mağdur olanlarla kalem tutanlar ve karar verenler farklı sınıflara mensup, farklı hayatları yaşayan insanlar.

Bu çocuklar, ekonomik ve siyasi statü bakımından çocuklarını asla mağdur ettirmeyecek ailelere sahip olmadıkları için sahip çıkanları da olmuyor. Çok iyi biliyorum ki, bu çocukların arasında “ülkemizin alım gücü yerinde, aydın ve seçkin yurttaşlarının” çocukları da olsaydı, böyle göz göre göre mağdur edilmeyeceklerdi; kaybolan üniversite hayallerinin ağıtını yakanlar olacaktı ve sorun çözülecekti. Hatta belki şöyle söylemek daha doğrudur: onlar söz konusu olsaydı bu sorun hiç yaşanmayacaktı. Bu tür bir üniversiteye sokmama uygulaması asla “kolejli Oytunç”un başına gelmeyecekti.

Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararını birlikte dinlediğimiz bir makine mühendisi, “katsayı sistemi meslek liselerini bitirdi. Bu yüzden sanayileşme geriledi. Bugün bu alanda ciddi sıkıntı var” dedikten sonra ekledi: “Bu ülkeye en büyük zararı vermek için bir şey yapmak istenseydi, bundan daha büyük bir darbe indirilemezdi”.

O esas olarak ekonomi ve üretimi göz önüne alarak bu sonuca varıyordu ama katsayının ortaya çıkardığı asıl tahribat belki de bambaşkaydı.

Bu yönüyle katsayı, azımsanmayacak sayıda insanın sınıfsal, zümrevi veya ideolojik mücadelede nasıl bütün ahlaki değerleri gözden çıkarabildiğini ve güçlünün güçsüzü nasıl yüzü kızarmadan ezebildiğini göstermesi bakımından bu ülkede insanlığımızın perişan haline ışık tuttu. Bu ülkede apaçık bir adaletsizliğin nasıl irtikap edilebildiğini gözler önüne sererek, bize kendi yüzümüzü görme fırsatı verdi.

Danıştay’ın bu son kararından sonra sınav adil bir sınav sistemi nasıl yapılır bilmem, ama biz sınavdan çoktan sınıfta kaldık.

***
Türkiye’deki yargı sisteminden uzun zaman önce umut kesenlerden biri olarak, bu haliyle yargıdan hiç ama hiçbir şey beklemediğim için, Danıştay kararını eleştirmeyeceğim.

Katsayı, yaşadığımız hayatın acımasızlığını, daha doğrusu hepimizin acımasızlığını, güçlünün güçsüzü ezişini, adaletsizliğin göz göre göreliğini ve zalimliğimizi yüzümüze vuran bir ayna; bir ışık.

Bu yönüyle katsayı hepimizi “aydınlatıyor”…


BEKİR BERAT ÖZİPEK / Star, 01.12.2009