28 Haziran Pazar sabahı şafak sökmeden hemen önce 200 kadar asker başkanlık sarayını sardı. Korumaları safdışı bırakan askerler, kilitleri ateşli silahlarla parçalayıp, devlet başkanının yatak odasına girdiler. Ellerini kelepçeledikleri devlet başkanını yatak odasında yere yatırdılar. Bir cunta geleneği olarak, devirdikleri liderin moral ve direnme gücünü kırmak için aşağılayıcı küfürler edip tekmelemeye başladılar.
Elbiselerini giymesine bile izin vermedikleri devlet başkanını bir askeri araca bindirerek askeri havaalanına götürdüler. Birkaç saat önce yatağında uyuyan Honduras devlet başkanı Jose Manuel Zelaya, Kosta Rika'ya giden uçakta pijamasıyla oturmuş, "muz cumhuriyeti" olmanın ağır bedelini düşünüyordu.
Orta Amerika'nın en fakir ülkesi Honduras, Obama’nın canlı yayında eliyle sinek öldürmesine kadar, 15 dakikalık şöhret tahtına oturacağı güne böyle başladı. Üçüncü dünyanın bir bölümü darbelerini postmodernleştirerek demokratik gelişmişlik piyesleri oynarken, Honduras, demokrasiye geçtiği 1982 yılından tam 27 yıl sonra bir kez daha “klasik model” darbe yaşıyordu. Gel gör ki, bir muz cumhuriyetinde bile artık darbenin kolayca yapılamadığı bir dünyada yaşıyoruz.
Honduras cuntası da, darbenin ilk saatlerinden sonra hemen sürrealist, empresyonist, postmodern şaklabanlıklarla takiye yapmaya, darbeye “anayasa krizi” vs gibi isimler takmaya yeltendi.
Ama sonuçta “
muz orta” bir darbeydi. Özgürlükler ve sivil haklar, kamu güvenliği bahanesi ile sınırlandırıldı. Kitlesel gözaltı furyası başladı. Apoletli şirket medyası tören duruşuna geçti. Muhalif medya üzerinde namlunun gölgesi dolaşmaya başladı. Ülkenin zenginliğini elinde tutan çoğu Amerikan büyük şirketler ve “
Honduras’ın 10 ailesi” derin bir nefes aldı. Bir parça sosyal demokrasi ile sofralarında umutları artan fakirlere ve kızılderililere ise yaşam kalitesi umudu yerine “
güvenlik, senin neyine yetmiyor Rodrigo” çıkışması kaldı.
Üzerinden nerdeyse 6 ay geçti. Şimdi durup dururken, Honduras halkı ile Honduras Silahlı Kuvvetleri arasına fitne sokmak için yazmıyorum bu mektubu. Geçen hafta Honduras “darbe” meclisinin kararı ile kemale erdi bu müdahale. Bu sebeple, darbe yoluna bariyer olarak “bu çağda darbe olmaz” lafından başka birşey koymayanlara manşet oldu. “Honduras işte eti ne butu ne?” demeyin ne olur. Daha mühim bir işiniz yoksa sizi Honduras’a kadar gidip “
vay be” toplayıp gelmeye davet ediyorum.
Bienvenidos a la República de la Banana
Yani ki, "
Muz cumhuriyetine hoş geldiniz." Mektup arkadaşlarımla kısa bir süre önce "muz cumhuriyetlerinin gayrıresmi tarihini" konuşmuştuk. Teferruatına girmeyeyim. Honduras ilk “muz cumhuriyeti”dir. Honduras’ın 20’nci yüzyıl boyunca ihracatının yüzde 60’ı muzdu. Ve bunun nerdeyse tamamını bugünkü adı
Chiquita olan ABD merkezli Birleşik Meyve Şirketi (UFC) yapıyordu. Honduras’ın ABD ile bağı muzdan ibaret değil. Honduras’taki yabancı yatırımın üçte ikisinden fazlası da ABD’den. Yine,
ABD’nin Güney Amerika’daki tek askeri üssü de Honduras’ta bulunuyor. Honduras, son iki yıla kadar hep ABD’nin bölgedeki en iyi müttefiklerinden biri olageldi. Öyle ki, bu ülke ABD’nin savaş gemilerine takılan isimler gibi, “
USS Honduras” diye anılıyordu.
Ancak 2008 başından itibaren Honduras ABD ilişkilerinde soğuma başladı. Honduras devlet başkanı Zelaya, “
devlet başkanı olmakla yetinmek" yerine "
devlet başkanlığı yapmaya" kalktı. Halkın gelir seviyesini yükseltecek alternatif kaynaklar aramaya başladı. Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez 2008 Ocak ayında ilk defa Honduras’ı ziyaret etti. Bu ziyaret iki ülke ilişkilerinden yeni bir dönem başlattı. Ben, “Venezuela, Latin Amerika’nın İran’ı konumunda” diyeyim, hatta “Küba’dan daha İran” diyeyim siz de haklı olarak “malumu ilam israfı kelam” deyin.
Aynı günlerde Honduras, Venezuela öncülüğünde oluşturulan
Petrocaribe’e katılacağını duyurdu. “
Venezuela’dan alacağı petrolün yüzde 60’ının parasını 3 ay sonra ödemek, kalan yüzde 40’ın parasını ie 25 yılda ödemek” gibi Honduras milli menfaatine son derece uygun bir anlaşma yaptı Zelaya. Honduras, dünyanın 5’nci büyük petrol üreticisi olan Venezuela’dan günde 25 bin varil petrol almaya başladı.
2008 Mart ayında
ABD Gıda İdaresi, inceden kulak çekme eylemi olarak nitelendirilen yumuşak bir bilek hareketiyle
Honduras kavunlarına ithal yasağı getirdi. Bu yasak
Zelaya’yı kızdırdı.
Chavez,
Honduras’ın elinde kalan tüm kavunları Venezuela’nın satın alacağını duyurdu.
Bundan 3 ay sonra darbeden tam bir sene önce
ABD’nin Honduras büyükelçisi Charles Ford, kendisini tehdit altında hissettiğini söyledi. Büyükelçinin hal ve hareketlerinden iyice rahatsız olmuş olan Zelaya, açıklamayı “
barbarca” diye niteledi ve özür dilenmesini istedi.
Zelaya, darbeden 11 ay önce Honduras’ın
Amerika Halklarının Bolivarcı Birliği’ne(ALBA) katılacağını açıkladı. ABD düşünce kuruluşlarında ve ana akım medyasında
Honduras’ın ABD ekseninden Venezuela eksenine kaydığı yorumları çıkmaya başladı.
2009 yılı bahar aylarında Zelaya, Honduras’ın en son 1982 yılında darbeci askerlerce yapılan mevcut
Anayasasında değişikliği gündeme getirdi. Zelaya, Meclis’te Anayasa değişikliğini yapacak desteği bulamayacağını görünce,
değişiklik yapılıp yapılmamasını ve bir Anayasa Meclisi kurulup kurulmamasını halka sormaya karar verdi. Çıkarları “anaysasal güvence” altına alınmış
Honduras elitleri ve yabancı şirketler, anayasa değişikliğine karşı “
rejim elden gidiyor” vaveylası koparmaya başladı.
Honduras yasalarına göre Honduras ordusu seçim ve referandumlarda sandıkların güvenliğinden sorumlu.
Honduras’ın güvenliğinden de önce Honduras için uygun görülen rejimin bekçiliğini yapmakla görevli ordu anayasa değişikliğine şiddetle karşı çıktı. Honduras hava kuvvetleri komutanı, sandıkları ülke geneline dağıtmayı reddetti. Bunun üzerine komutanın görevden alınacağı söylentisi çıktı. Zelaya daha sonra komutanı görevden almadığını duyurdu ancak kargaşa başlamıştı. Anayasa değişikliğini destekleyen sivil güçler, gönüllü olarak sandıkların dağıtımını üstlendi.
Referandum 28 Haziran günü yapılacaktı. Zelaya’nın yatağından çıkarılarak pijamayla bindirildiği uçakla Kosta Rika’ya postallandığı gündü bu.
Darbe öncesi özetleri dinlediniz. Şimdi ağır çekimde pozisyonun bir de kale arkası çekimlerini seyredelim de siz de maksadımın “Honduras halkı ile Honduras silahlı kuvvetlerinin arasını açmak mı” yoksa, “
darbelerin gerçekte kimlerce yapıldığını ifşa” mı olduğunu takdir edin.
Ki bence bu darbede Honduras askeri zurnanın son deliği. Benimki de laf.
Bütün darbelerde asker zurnanın son deliği. Darbelerden sonra sokaklar asker dolar ama bütün darbelerde sokakta gördüğümüz askerin “darbenin asıl gayesi” ile alakası da sokakta ensesine çöktüğü sivilden çok fazla değil. Darbe mağduru koskoca bir ülkenin “
cuntanın” pişirdiği “
vatan millet edebiyatını” yiyebilmesi ise onun da ordusunun da asıl trajedisidir. Honduras, vatandaşlık dersinde, “
darbeleri kim yapar” sorusuna en doğru cevabı veren arka sıra öğrencisidir.
Bakın kimler yaptı Honduras’ta darbeyi?
Orduya
iliştirilmiş generaller
Zurna peşrevime “zırt” dediği yerden başlayayım da sonu belli filme benzemesin. Bir askeri darbeyi pişirmek için tabii ki en başta
iyi haşlanmış kifayetsiz muhteris ve “
ebedemded” birkaç generale ihtiyaç var. Niçin? Çünkü, ham olmayan olgun bir general asla cuntacı olmaz da ondan. Ben okuduğum dinlediğim gördüğüm hiçbir cunta generalinden “insanlığın evrensel değerleri” adına tek bir damla kayda değer laf, fikir, düşünce, tefekküre şahit olmadım.
Mütefekkir tek bir cuntacı general yok tarihte. İnsani karakteri sağlam hiçbir subay, hiçbir general cuntalara katılmaz, darbe peşinde koşmaz.
Sizden iyi olmasın kıymetli ustam Borges “
emir alma ve emir vermeyi” çocukluğa özgü bir davranış olarak gösteriyor ve ekliyor; “Bu da askeri diktatörlerin neden olgunlaşmamış insanlar olduklarını açıklayan şeydir”. Ülkenin her meselesini emir komutayla çözeceğini sanan çocukluktan çıkamamış bir cunta şefini yönlendirmek ise dünyanın kudretlileri için çocuk oyuncağı.
Cunta şeflerinin bir özelliği ise işbirliğidir. Her cuntanın muhakkak bir “dış desteği (kibarca ifadesi ile)” vardır. Dünya Honduras darbesini genellikle Anglo Sakson medya aracılığıyla takip etti. Bu medya tavrı da piyesimizin “cast” listesinde ama şimdilik şu ilgili kısma dikkat çekeyim.
Anglosakson medya darbeyi yöneten generalleri gündeme getirmemeye özenle dikkat etti. Oysa ki
darbe şefi Hava Kuvvetleri Komutanı Romeo Orlando Vásquez Velásquez başta olmak üzere
General Juan Melgar Castro ve General Policarpo Paz Garcia’nın ortak özelliği üçünün de
SOA mezunu olması. SOA yani “
School of the Americas” yani “
Amerikalar Akademisi”.
ABD’nin Georgia eyaletinde kurulu bir yabancı subay eğitim okulu.
Her yıl
Güney Amerika’dan 600 subayın eğitildiği bu okul, 1954 Guatemala darbesiyle başlayan Güney Amerika darbelerinin tüm yöneticilerini, işkencecilerini yetiştirmesi sebebiyle ABD’de “
School of Coups (darbe akademisi)” olarak anılıyor. Mezunlarının işlediği cinayetlere ve yaptığı işkencelere kamuoyu tepkisi yükselince 2000 yılında kapatıldı ancak Bush, okulu “
Western Hemisphere Institute for Security Cooperation” adıyla yeniden açtı.
ABD Kongresinde bu okulu bir daha açılmamak üzere kapatmayı amaçlayan iki kanun tasarısı görüşülmeyi bekliyor. Massachusetts milletvekili James McGovern’ın “HB 2567” numaralı yasa teklifi, SOA’nın işkence klavuzluğunun ve okulla bağlantılı tüm istismarların soruşturulması için komisyon kurulmasını istiyor.
Amerikan Milli Müdafaa Yetki Kanununda değişiklik teklifini içeren ikinci tasarı ise
dünyadaki birçok cuntacının yüreğini hoplatacak cinsten; “
SOA’da bugüne kadar eğitim görmüş, bütün yabancı subayların, rütbeleri, geldikleri ülkeler, ve aldıkları kursların kamuoyuna açıklanması” isteniyor. ABD, hala SOA kursiyeri dünya subaylarının listesini dahası bu okulun müfredatını kamuoyu ile paylaşmayı reddediyor.
SOA’nın faaliyetlerini deşifre için yıllardır amansız bir mücadele veren vicdanlı Katolik rahip Roy Bourgeois bu amaçla kurduğu “SOA Watch (SOA Takip)” sitesinde, SOA’nın buzdağının görünen yüzü olduğunu iddia ediyor.
Her yıl dünyanın 150 ülkesinden 100 binin üzerinde asker ve polisin ABD’deki 275 askeri okulda kurslara ve eğitime alındığını açıklayan Uluslararası Af Örgütü de başta SOA olmak üzere bu okullardan birkaçını istismar iddiaları sebebiyle yakın takibe almış durumda.
Aslında bu SOA mevzusu çok darbe götürür de ben şimdi sizi Honduras’ta nizamiye önüne bırakıp Amerika’da dolaşmak istemiyorum. Başkent Tegucigalpa sokaklarına geri dönelim ve darbe sonrası dolaşan yabancı askerlere kimlik soralım. Geldikleri ülkeye bakıp, “
E tabi yani kambersiz düğün İsrailsiz askeri cunta mı olur?” diyelim.
Can güvenliğini tehlikeye atarak açıklamasını dünya basınına duyurmaya çalışan Honduras İnsan Hakları Komisyonu(CODEH) başkanı Dr. René Andrés Pavón, Honduras askeri ve polis gücünün darbe sonrasında İsrailli komandolarca “
sivil direnişe” karşı eğitilmeye başlandığını açıkladı. Pavon, İsveçli gazeteci ağabeyim Dick Emanuelsson’a (ki Honduras darbe sürecinde muhteşem gazetecilik yaptı. Kendisine bir alkış lütfen) yaptığı açıklamada, “
İsrailli subaylar, Filistinler üzerindeki tecrübelerini Honduras güçlerine öğretiyorlar” dedi. Daha ne desin…
Darbenin birazdan daha ayrıntılı bahsedeceğim sivil kanat lideri
Roberto Micheletti de, ilk açıklamalarından birinde İsrail’in darbe hükümetini fiilen tanıyan ilk ülke olduğunu ve resmen tanımak için de ortamın müsait olmasını beklediğini söylemişti.
Sabıkalı bir ordudan, halkını dövme sindirme ezme eğitimi alan Honduras ordusu milli olmanın neresinde durur? Hiçbir yerinde. Honduras ordusu Honduras halkının çıkarlarını ve güvenliğini korumak için değil, ülkedeki mevcut ekonomi-politik düzeni bekçisi olarak eğitiliyor. “Honduras’ın kudretli albayı” Herberth Bayardo Inestroza, darbeden sonraki haftada (3 Temmuz 2009)Miami Herald gazetesine gayet net şekilde, “Aldığımız eğitim gereği solcu bir hükümetle çalışmamız çok zor. Bu imkansız” diye konuşacaktı. Zelaya'nın "solculuğu” neyin solculuğu ayrıca bahsedeceğim.
Seçimle iktidara gelmesi imkansız politikacılar
Darbe günü öğleden sonra Honduras
Kongre Başkanı Roberto Micheletti, ülke meclisini özel gündemle topladı. Böylece darbenin en büyük elebaşının ülkenin en "
baba" politikacısı olduğu ortaya çıktı: Meclis Başkanı Roberto Micheletti.
İtalyan kökenli Micheletti, 1980'li yıllardan beri ülke politikasında etkisi olan bir isim. Daha da ilginci kendisi de 1963 yılında bir askeri darbe mağduriyeti yaşamış 27 gün tutuklu kalmış. Kendisinin en ateşli destekçileri de dahil kimse bu adamın karakterine kefil olmaz. Ama gel gör ki Honduras politikasının damarlarında durmaksızın dolaşmaya yetecek de “gizemli” bir gücü var. Kendisiyle ilgili bilgileri okudukça bana fena halde bazı "politikacıları" hatırlatıp rahatsız ediyor. Misafirimsiniz bu eziyeti size de yaşatmayayım şimdi.
Şu kadarını diyeyim ki 2005 senesinde Zelaya, kendi partidaşı olan bu Micheletti esnafına karşı üçte iki çoğunlukla parti içi adaylık mücadelesinde seçilmeyi başardı.
Micheletti 2008 senesinde ikinci denemesinde de partinin başkan adaylığını Devlet Başkanı yardımcısı Elvin Santos’
a karşı kaybetti. Yani 29 Kasım 2009’da devlet başkanı olma hayali de suya düş(müş)tü.
Darbe süreci olmasaydı, Honduras’ın şimdiki devlet başkanı Micheletti değil Santos olacaktı.
Yani çıkar çevrelerinin “makul lideri” adamımızın, seçimle işbaşına gelme ümidi kalmamıştı. Darbe sonrası Honduras Savunma Bakanlığından dışarıya sızan
ıslak imzalı bir belgede ise İtalyan kökenli yandan çarklı politikacı
Micheletti, Kolombiya’nın ünlü kokain çetesi Cali Karteli’nin üyesi olarak gösteriliyor. Micheletti’nin ABD’de de
çok özel dostları var der burayı da hızla geçerim.
İş bu Micheletti'nin başkanlığında özel gündemle toplanan Meclis'te Devlet Başkanı Manuel Zelaya'nın istifa ettiğine dair mektubu okundu ve
Meclis Başkanı olduğu için Micheletti devlet başkanı oldu. Tabii ki
Zelaya istifa etmemişti. Mecliste okunan istifa mektubu tamamen düzmeceydi. Evrensel gerçektir; Darbe sadece hukuku değil ahlakı da rafa kaldırır. İşte bu Meclis, geçen hafta halen başkentteki Brezilya Büyükelçiliğinde saklanan devrik başkan Zelaya’nın kalan 2 aylık görev süresini tamamlaması oylamasında darbecilerin yanında saf tutarak karşı çıktı ve darbe sürecinin başarıya ulaştığını resmen onaylamış oldu.
Yanaşık medya
İyi bir darbenin en etkili “
karakter” oyuncusu “
yanaşık düzen medyası”dır. Neredeyse bütün Honduras ulusal medyasının sahibi, ülkeyi fiilen ellerinde tutan birkaç aile. Bu “cuntaya yanaşık medya” firesiz şekilde, göz yaşartıcı bir düzen ve intizam içinde darbeyi destekledi. Darbe destekçisi medya darbeye, "
önleyici müdahale (golpe profilactico)" adını takarak estetize ettiler. Güya, ordu, "
kötü gidişata dur demişti".
Misal, ülkenin en büyük gazetesi La Tribuna şanına yakışır şekilde darbenin de en büyük destekçisi oldu.
Gazetenin sahibi Carlos Flores Facussé (ki kendisi 1998 – 2002 seneleri arasında devlet başkanlığı da yaptı) Micheletti’nin çok yakınıdır ve cuntanın perde arkası liderlerinden biri.
Sadece Honduras’ta değil Orta Amerika’nın diğer ülkelerinde de basılan El Heraldo ve La Prensa gazetelerinin sahibi Canahuati Jorge Larach da mevzideydi. Bu El Heraldo gazetesinin darbe sürcinde bir de evlere şenlik “
tehlike” yakınması var ki anlatmasam olmaz.
Darbeden sonraki günlerde bu gazetenin binalarından birine iki adet “faili meçhul” molotof kokteyli atıldı. Zelaya yanlılarını suçlayan cuntacı gazete, “
özgür basının susturulmak istendiği” kampanyası başlatarak yağ gibi üste çıktı.
Oysa aynı günlerde ülkede olup biteni “
olduğu gibi” yansıtmaya çalışan gazeteciler,
kimliği belirsiz sivil giyimli şahıslarca kaçırılıp işkence görüyor, birçok yerel muhalif gazete, radyo kapatılıyordu. El Heraldo, “
özgür basının darbe karşıtlarınca susturulmak istendiğini” iddia edebildi ve bu tehlikeden medyayı koruduğu için orduya teşekkür etti.
Daha geçen ay Honduras’ta dolaşan ve gözlemlerini çok çarpıcı şekilde kaleme alan Harpers dergisi yazarı William Finnegan, darbe muhalifi El Libertador gazetesinin muhabirleriyle ancak kafelerde buluşabildiğini aktarıyor.
Çünkü gazetelerinin binalarında can güvenlikleri yok. Her biri bilgisayarıyla şehrin bir kafesinde çalışıyor.
Elbetteki küreselleşen dünyada küresel haber kaynaklarının darbeyi yansıtma şekli de çok önemli. Dünya, genel olarak Honduras’ı,
NY Times, AP gibi Amerikan kaynaklardan takip etti. Ne yazık ki kürenin medya devleri demokrasi dersinde
10 üzerinden buçuk aldılar.
Buçuk, ülkenin adını doğru yazdıkları içindi.
Söz konusu medyanın, Güney Amerika’daki politik düzene bakışında 1964 Brezilya darbesinden beri hiçbir şeyin değişmediğini görmek çok umut kırıcı. 1 Nisan 1964 günü Brezilya’nın devlet başkanı
João Goulart’a karşı yapılan darbe de aynı medyaca, “
Anayasal demokrasinin zaferi” olarak yansıtılmıştı. Goulart, Brezilya’yı Küba’laştırmak isteyen “
çılgın bir solcu” olarak lanse edilmişti. Oysa tıpkı
Zelaya gibi sosyalistlikle solculukla alakası olmayan bir çiflik sahibiydi. Gerçi artık Küba ve Castro suçlamasının yerini Venezuela ve Chavez suçlaması aldı. Goulart ve Zelaya’nın küresel “haber” kaynaklarını çok kızdıran “
ortak suçlarına” da gelecem. Ama şimdi darbenin dizginleri elimden kaçmasın diye uğraşıyorum.
ABD, Brezilya darbesine karıştığı iddialarını hep reddetti. Ta ki 31 Mart 2004’te zamanaşımıyla açılan Ulusal Güvenlik Arşivi belgelerinin, Başkan Johnson’ın da, CIA’in de Pentagon’un da darbeye gırtlaklarına kadar karıştığını ortaya çıkarmasına kadar. New York Times gazetesi 1964 darbesini, 3 Nisan 1964 tarihli başyazısında “
barışçı devrim” diye nitelendirmişti. Goulart’ı anayasayı değiştirerek görev süresini uzatmaya çalışmakla itham etmişti.
Newsweek, Time ve NY Times, 1964 yılında “
Darbe mağduru yönetimi Brezilya anayasasının temelleriyle oynamakla” suçladıkları cümlelerin nerdeyse aynısını Zelaya için de kullandılar. Ne o zaman ne de bugün bu korkuyu haklı çıkaracak tek kanıtları olmadığı halde.
Güney Amerika’nın 55 yıllık darbe tarihine baktığımda hep aynı ürpertici darbe gerekçesini buldum.
Devlet başkanlığına seçilmiş kişi, ve seçilmişlerin anayasa değişikliğini engelleme. Bu darbelerin en kötüsü olan 1973 Şili darbesi de Batının “büyük” medyasınca, Ulusal Meclisçe onaylanmış “yasal” bir müdahale olarak yansıtıldı.
Honduras darbesini de söz konusu medya, “askeri bir darbe” olmaktan çok bir anayasa krizi gibi yansıtmaya özel özen gösterdi. Darbecilerin kurduğu kukla hükümet,
New York Times gazetesince “
yeni hükümet (8 Temmuz)” , “
Geçici hükümet (6 Temmuz)” gibi ifadelerle legal bir oluşum gibi sunuldu. AP de, abonelerine “
Geçici Hükümet” olarak tanıttı cunta hükümetini. Bu kaynaklar, “
coup leaders (
darbe liderleri)” “
coup government (
darbe hükümeti)” ve “
de facto rulers (
fiili idare)” gibi terimleri dünyanın önemsiz buldukları yerlerindeki darbeci yönetimler için rahatlıkla 1 milyon kez kullandılar oysa.
Honduras’ta “
darbe” yerine “
anayasa krizi” olduğunu iddia edenler, televizyon ve radyoların neden polis yerine askerlerce basıldığını, devlet başkanının neden askerlerce “tutuklandığını” ve benzeri soruları topsuz alana atarak vakit kazanmaya çalıştılar.
Devletten geçinmeye alışmış işadamları
Darbelerin en önde gelen üyelerinden olmalarına rağmen kameralardan en uzak kalmayı başaran cunta üyeleri bu işadamı kılıklı asalaklardır. Muz cumhuriyetlerinin hepsinde vardır bu işini bilen adamlardan. Ben şahsen bir darbe araştırması yaparsam önce “
parayı”
takip ederim. Diğer bütün faktörlerden cuntanın asıl sahipleri ile ilgili zayıf da olsa yanlış adrese çıkma ihtimali vardır ama para da bu ihtimal yoktur.
Paranın izi hep darbenin gerçek sahiplerine götürür. Ben demiyorum Honduras diyor. Honduras darbesi çok önemli bir şey daha diyor: Para, kurtla kuzuyu bile aynı cuntada birleştirir.
Harpers yazarı William Finnegan, geçtiğimiz Kasım ayında Honduras izlenimlerini yazarken kaldığı otelin karşısındaki duvarlardan birindeki bir duvar yazısını aktarıyor; “
Vatanın için bir şey yapmak istiyorsan bir Arap öldür!”. Doğrusu ben ilk başta Honduras darbesiyle bağ kuramadığım bu şiddet çağrısının sebeplerini araştırırken öğrendiklerimle çok şaşırdım. Fakir Honduras’ın
zenginlerinin çoğu Filistin kökenli Honduraslılar. Bunların çoğu da vaktiyle buralara göçen
Hıristiyan kökenli Filistinliler. Bir Güney Amerika geleneği olarak “
Turcos” diye anılıyorlar.
Honduras’ın kaymağını Filistinli bu asalaklarla beraber yiyen diğer asalak işadamı grubu kim biliyor musunuz; Yahudi kökenli işadamları.
Hıristiyan Filistinliler ile Yahudilerin pek de iyi geçinemediğini yakın şahitliklerimle biliyorum. Ama işte para hırsı dünyanın her yerinde pek iyi geçinemeyen Filistinli ve Yahudileri Honduras’ta aynı cuntada müttefik yapmış.
Honduras ekonomisi yabancı şirketlerden geriye kalan 10 ailenin elinde. Ülkenin Davut Tataroğlu’su
Carlos Flores Facussé’yi ve diğer medya baronu
Jorge Canahuati Larach’ı söylemiştim. Darbecilerin yanında saf tutan geri kalan işadamları ise Honduras’ın zenginliğinin yüzde 90’ını kontrol altında tutuyor.
Konuyla ilgili detaylı araştırma yapmak isteyen dostlarım için, (baron diye hitap edeceğim) bu ailelerden bir bukle sunmak isterim:
Üretici baronları José Rafael Ferrari ve Juan Canahuati;
finans baronları Jaime Rosenthal ve Camilo Atala,
kereste baronu José Lamas,
enerji baronları Fredy Nasser, Schucry Kafie ve Jacobo Kattán,
şeker baronu Guillermo Lippman ve
inşaat baronu Rafael Flores.
Ama biri var ki özel dikkat çekmek isterim.
Miguel Facussé. Yukarıdaki Tataroğlu ile aynı soyadı mektubumun uzunluğundan henüz dikkati dağılmamış olanlarınızın dikkatini çekmiştir. Evet, bu gizemli Miguel yukarıdaki Tataroğlu Facusee’nin amcası. Ülkenin tüm termal enerjisini elinde tutan Fredy Nasser da Miguel’in damadı.
Miguel,
sadece Honduras’ın değil, Orta Amerika’nın en zengin ve güçlü kişisi. Ama ortada olmayı pek sevmiyor.
Şimdi bütün bunların “
her işadamını düşman gören marjinal bir solcu zırvası” olarak görülme ihtimaline binaen diyeyim, bana ve saz arkadaşlarıma inanmayanlar
Alman Friedrich Ebert Vakfının “
Orta Amerika’da Güç Grupları ve Gerçek Entegrasyon” başlıklı raporuna baksınlar.
Tabi burda önemli bir aktör de uyuşturucu kaçakçılığı. “
Tozcular” Honduras’ta çok güçlü. Darbecilere selam duran Meclis’te çok sayıda milletvekili koltuğunu bu para ile elde etmiş. Elbette darbeciler uyuşturucu ticaretini sona erdirmeyecek.
Hangi Honduraslı büyük işadamları ve politikacıların bu trafiğin musluklarında muslukçu başı olarak çalıştığını ise yazamam. Honduraslıların yoğun yaşadığı bir mahallede yaşıyorum. Bizimki de can.
Honduras Bağımsız Üniversitesinde siyaset bilimi hocamız Ernesto Paz, IPS’e 15 Aralık’ta yaptığı açıklamada teşhisi damardan yapıyor: “
Hem ekonomik elitler hem de uyuşturucu tüccarları konumlarını sürdürmeyi krizler içindeki kırılgan bir demokrasiye borçlular”. Tedavi de aynı damardan: Sivil toplumu güçlendirmek ve bilinçlendirmek.
Devrik lider Zelaya bu elit gruptan gelmiyordu. Esmer “
gara” bir Honduraslıydı. Zaten, fındığın içini yakmış da boyamış gibi duran bıyıklarına bakan anlar bunu. Çiftlik sahibiydi. Ve bu “elit” aileler, Zelaya’yı hiçbir zaman kendilerinden görmediler. Yani hep tehdit gördüler.
Ve Zelaya, uydu devletlerin idarecileri için öngörülen “
ölümcül 7 kusurlu hareketten” en büyüğünü işledi.
Refahı, tabana da yaymaya kalktı. Honduras’ın öz ülkesinde paryalık yapan yüzde 90’ına bir parça yaşam kalitesi getirecek ekonomik düzenlemeler yapmaya kalktı. En önemli adım olarak asgari ücretlere Honduras tarihinde görülmemiş oranda zam yaptı. Az önce (haklısınız ne azı, epey oldu) 1964 Brezilya darbesinden bahsetmiştim. Çok yıllar sonra ortaya çıktı ki darbenin en önemli sebeplerinden biri Brezilyalı lider Goulart’ın da darbeden kısa bir süre önce asgari ücrete zam yapması ve gelir dağılımındaki büyük uçurumu kısmen de olsa azaltmayı hedeflemesiydi. Meğer paranın efendilerini ne kadar kızdırmış. O döneme arşivlerde bakarken, asgari ücret zammını geri alan ve IMF programlarını uygulamaya koyan darbecilere küresel medyanın yaptığı övgüleri görünce midem bulandı.
Madem parayı takip mühim 1973 Şili darbesine de bakalım.
Hala bu darbeyi Pinochet’nin yaptığını sananları görünce üzülüyorum. General Pinochet de bütün darbe liderleri gibi
bir kuklaydı. “Vatansever” Şililere liderlik ediyordu güya.
Yıllarca bu darbede Kissinger rolü bir “solcu zırvası” olarak reddedenler atmosferimizi kirlettiler. CIA’in 2000 yılında yasa gereği kamuoyuna açıklanan zamanaşımı belgeleri, bu darbenin bir Kissinger ve ITT darbesi olduğunu ve CIA’nin de bütün süreci yakından bildiğini ortaya koydu.
ITT yani International Telephone and Telegraph şirketi, New York merkezli bir PTT şirketiydi ve tarih itibarı ile Şili’nin PTT’si Chitelco’nun yüzde 70’inin sahibiydi. E tabi bir de Şili’nin en büyük sağcı gazetesi El Mercurio’nun.
CIA belgelerine göre, Allende muhaliflerinin askeri darbe hazırlık masraflarının tamamını bu ITT şirketi sağlamış. O dönemde bu darbeyi uluslararsı şirketlerin, Kissinger’in yaptığını söylemek komplocu bakış sahibi olmak demekti birilerine göre. Çünkü ABD Dışişleri Bakanlığı Yardımcısı Jack Kubisch, darbeden sadece 9 gün sonra 20 Eylül 1973 günü Kongre’deki mülakatında, “Baylar mümkün olan en açık şekilde ifade etmek isterim ki 11 Eylül darbesinden önce bu girişimden en küçük bir haberimiz yoktu.” demişti. CIA’nin zamanaşımı ile kamuoyuna açıklanan belgelerinden biri ise darbeden 1 gün öncesine ait. 10 Eylül 1973 tarihli belgede Şili’de 1 gün sonra olacaklar şöyle anlatılıyor: “Darbe 11 Eylül günü başlayacak. Ordunun 3 kuvveti ve Carabineros (Şili jandarma gücü) darbeye katılacak. Darbe duyurusu saat sabah 7’de Radio Agricultura’dan okunacak”. İyi ki ABD’nin haberi yokmuş.
Her halde 12 Eylül tarihli memo’da da “our boys have done it” yazıyordur. Kendi halkına karşı uluslararası menfaat şebekelerine hizmet ederken utanmazca vatanseverlik cakası satanların kirli yüzlerinin devamını okumak isteyen mektup arkadaşlarım Amerikan devletine ait http://foia.state.gov/Reports/HincheyReport.asp#17 adresinden devam edebilir. Benim bitirmem gereken bir darbe daha var.
Bu asgari ücret mevzusu mühim. Misal daha 5 sene önce 2004 Şubatında Haiti devlet başkanı Jean-Bertrand Aristide de asgari ücrete zam yapmaya kalktı da kendini bir anda bir ABD askeri uçağıyla Amerikalı askerlerin eşliğinde Güney Afrika’ya sürgüne giderken buldu. ABD uçak kısmını kabul etti ama darbe kısmına karışmadığını iddia etti. Aristide ise Amerikan askerlerince “kaçırıldığını” iddia etti.
Haiti, asgari ücret darbesinden 5 yıl sonra bu ay, asgari ücreti “günlük” 1,75 dolardan 3 buçuk dolara çıkarmayı tartışıyor. Sevsinler anayasal düzeninizi.
“Confessions of an Economic Hit Man (Bir ekonomi tetikçisinin itirafları)” adlı kitabı ile tam bir buçuk yıl New York Times’ın en çok satanlar listesinde kalmayı başaran ekonomist John Perkins, geçtiğimiz aylarda gezdiği Orta Amerika’dan ibret çantası şişkin dönen bir başka gözlemci. Perkins, Honduras’ın devlet başkanı Zelaya’nın darbeden birkaç ay önce asgari ücrete yüzde 60 oranında zam yapmayı gündemine almasının bölgenin ekonomik dengelerine yaptığı çarpıcı etkiye dikkat çekiyor.
Zelaya’nın asgari ücret zammı girişimine ilk savaş açanlarsa iki tanıdık muz şirketi; Biri Chiquita ki birkaç mektup önce hikayesini paylaşmıştım. Diğeri ise bugünün muz devi Dole. Bu iki Amerikan şirketinin Zelaya’ya karşı başlattığı savaşa Honduras’ın mezkur tekstil, üretici ve ihracatçı baronları da katıldı.
Panama’daki bir banka yöneticisi Perkins’e diyor ki, “
Her çokuluslu şirket bilir ki, eğer Honduras asgari ücreti yükseltirse, Latin Amerika’nın ve Karayiplerin geri kalanı da bunu takip eder. Haiti ve Honduras kıtanın asgari ücretinin asgari limitini oluşturur her zaman. Şirketler, kıtadaki ‘solcu ayaklanma’ olarak nitelendirdikleri gidişata dur demeleri gerektiğine inandılar. Zelaya’yı devirerek, kıtadaki tüm liderlere, ahalinin yaşam standardını yükseltmeyi hedefleyen ekonomik politikalara yönelmelerinin neticesi konusunda gözdağı verdiler.”
Darbeyi yalanlar yapar
1950’li yılların başında başlayan ve maalesef hala devam edegelen darbeler zincirinin en önemli özelliği büyük bir yalan bombardımanıyla beraber gelmeleri.
Yalanlar da, tıpkı generaller, işadamları ve medya gibi darbelerin olmazsa olmazları.
Dünyanın darbe mağduru coğrafyasının bir bölümünde, “
Şeriata gidiyoruz yalanı kullanılır” diğer yarısında ise “
komünizme gidiyoruz” yalanı. Wall Street Journal gibi güya küresel gazeteler bile Honduras devlet başkanı Zelaya’yı solcu lider olarak tanıttılar. Tamamen yalan. Zelaya, 2006 yılında sağa çeken bir lider olarak seçildi ve halen de sağa meyillidir. “Solculuk” Güney Amerika’nın “korku canavarı” olduğu için devrilecek lider ilk önce solculukla damgalanıyor. Zengin bir çiftlik ağası olduğu da yalan. Harpers’tan William Finnegan, Honduras’ta Zelaya’nın çocukluktan beri arkadaşları kızları ve onu tanıyan herkesle de görüşmeyi başardı. Bir arkdaşı, dünya basının da Zelaya’nın “solcu lider” olarak tanıtılmasına çok şaşırıyor; “Mel kesinlikle zengin değildi. Vaktiyle dedeleri zenginmiş ama o bunu göremedi. Solculukla ise alakası bile yok.”
Kabinesine işadamları bile aldı. Ama popülistti. Honduras’ın cahil oldukları için şirketlere ucuz tarımsal işgücü oluşturan halkına eğitim imkanları için harekete geçti. Eğitim maliyetlerini ve okul ücretlerini düşürdü, asgari ücreti artırdı. Sokak, tarlada çatkapı çat bahçe dolaşıyordu. Her zaman elit ayrıcalıklarla çevrili devlet başkanlığı konutunu halka açtı. İsteyen Kızılderili, köylü, fakir çatkapı devlet başkanıyla görüşmeye gidebiliyordu. Gerçekçiydi. Venezuela ile yaptığı işbirliği de tamamen ekonomik kaynak arayışının parçasıydı. Chavez’in kıtadaki diğer müttefik devlet başkanlarının tersine ABD’ye tekbir gün kafa tutmadı. ABD ile işbirliğine hep önem verdi.
Zelaya ile ilgili cuntanın ve onun yerli yabancı medyasının bir diğer yalanı ise “ülkeyi yolsuzluk bataklığına çevirdiği” ve “halk desteğinin, Güney Amerika’daki en alt düzey halk desteği” olduğu şeklinde. Honduras’ta Zelaya döneminde yolsuzluk olmadığını söyleyen taş olur. Ama yolsuzluğun Zelaya ile başladığını söylemek için de ya cuntacı şirket tetikçisi ya da taş kalpli olmak lazım. Zelaya’nın işbaşına geldiği 2006 yılında Uluslararası Şeffalık Örgütüne (Transparency International) göre Honduras, Orta Amerikanın en yolsuz devletiydi. Askerler, hiç darbe planı yapmadı o dönemlerde.
Bu halk Zelaya’yı desteklemiyor geyiği ise evlere şenlik bir çarpıtma. Halk desteğinin eridiğini iddia ettikleri bir lideri, seçime 4 ay kala askeri darbe ile devirmenin de izahını bulamadım ben. Cuntacı askerlerin, “
Zelaya solcu ve rejimi değiştirmek istiyor” propagandası, darbenin gerçek niyetini örten bir maskeden başka birşey değildi.
Bir değer yalan ise anayasa değişikliği konusundaydı. Zelaya’nın kendi görev süresini uzatmak için anayasa değişikliği yaptığı yalanı darbe medyası ve onun uluslararası destekçilerince adeta sakız gibi tekrar edilip durdu. Oysa anayasa gereği 4 yıllığına bir kez seçilen devlet başkanının, ikinci kez de seçilmesine imkan veren bir maddeydi. Yani, Amerikan medyası her ne kadar diktatörlük dese de Zelaya’nın öngördüğü anayasal değişiklik Amerika’daki başkanlık süresini baz alıyordu. Kaldı ki, Zelaya böylece kendine ikinci başkanlık dönemini açmayı planlamıyordu. Görevi 27 Ocak 2010’da sona eriyordu. Ve geçen Kasım ayının 29’un da yapılacak başkanlık seçiminde ise partisinin adayı kendisinin başkan yardımcısydı, kendisi değil. Ben aynı medya kirliğini Venezuela’da gördüm. Chavez ayılıp bayıldığım bir lider değil. Tek adamları hiç sevmem. Hukuku severim. Ama, Amerikan medyasının bir kısmı Chavez’in 2 yıl önce referanduma götürdüğü anayasa değişikliğini, “kendini ölünceye kadar lider yapacak değişiklik” diye damgalamayı başardı. Oysa ki anaysa değişikliği çok daha kapsamlıydı. Belki de en önemsiz madde devlet başkanlığına yeniden seçilme imkanı veren maddeydi.
Yanaşık medya, hem Brezilya’da hem de Honduras’ta hem de ikisi arasındaki tüm darbelerde, seçilmiş liderlerin görev sürelerini uzatmak için anayasa değişikliği yaptıklarını bunun ülkenin anayasasının temellerine aykırı olduğunu iddia etti. Amerika’nın önde gelen gazete ve televizyonları da aynı çarpıtmayı yapmaktan çekinmedi.
Beni en çok güldüren ise
Bloomberg News oldu.
Daha bu yıl New York anayasasını değiştirerek kendini üçüncü kez belediye başkanı seçtiren Michael Bloomberg’in medyası da bu iki dönem devlet başkanlığı konusunda serbest atışa geçmişti.
Gel gör ki aynı medya bugünlerde Kolombiya devlet başkanını yere göğe sığdıramıyor. Wall Street Journal’a bakarsanız (ki dünya görüşünü sadece bu son derece ideolojik gazeteyi okuyarak oluşturan herkese fena halde acırım) Kolombiya devlet başkanı Alvaro Uribe o kadar gerekli o kadar gerekli bir adam ki, Anayasa’daki iki dönem sınırlamasının bir şekilde değiştirilmesinin yolu mutlaka bulunmalı. Son bir ayda Amerikan medyasında bu konuda çok yazı okudum. Bir tek Washington Post Kolombiya devlet başkanının bu yola başvurmamasını “istemem ama olursa da fena olmaz” üslubunda yarım ağızla karşı çıktı.
Güney Amerika’da anayasaların büyük bölümü Amerikan darbe okulunda yetişmiş askeri cuntacılar tarafından yapılmış ve dokunulamaz durumda. 1982 tarihli Honduras anayasası da sivil idareyi zayıf tutan, askerlere devlette önemli bir ağırlık veren yönüyle böylesine klasik bir darbe anayasası. Nobel Barış Ödülü sahibi Kostarika devlet başkanı Oscar Arias’a göre ise, “dünyanın en kötü anayasası”. Birkaç yerli ve yabancı şirkete koca bir ülkeyi hediye eden, halkın geri kalanına “oturun oturduğunuz yerde” diyen bu çakma anayasayı ise, Honduras Silahlı Kuvvetleri koruyor.
Honduras’ın trajedisi devam ediyor. Ülkenin seçimle işbaşına gelmiş lideri Brezilya büyükelçiliğinde mahsur ve burnunu çıkarsa tutuklanacak. Zehirlenme tehdidine karşı, yemeklerini iki kızı evlerinde pişirip hergün elçilik binasına götürüyor. Dünya ise, ellerindekü gücü şirket çıkarları ve karanlık bağlantıları için kullanmaktan çekinmeyen zorbaları seyretmekle yetiniyor.
Ama 1950’li yıllardan beri darbe yapan bu zorbaların hiçbirini tarih onurla haysiyetle yadetmeyecek. Kendi ülkesinin, kendi halkının menfaatine çalışan tek bir darbe rejimi ya da cuntası yok.
Bu sebeple tarih bilgisi en zayıf subaylar cuntalara katılır. Şuna imanım tam ki, darbeclikle vatanseverlik asla aynı anda bulunmayan kavramlardır. Biri varsa diğeri kesinlikle yoktur. Darbecilik varsa, kişisel, şirketsel ya da uluslararası bir çıkar vardır. Milli olanın, haysiyetli olanın, haklı olanın, insani olanın ne gizli kapaklı olmaya, ne de darbeye ihtiyacı vardır.
Michael Krenn’in “U.S. Policy toward Economic Nationalism in Latin America, 1917-1929” başlıklı hacimli ve değerli kitabında, 1929 yılında Venezuela’da görev yapan Amerikan diplomatik misyonunun raporundan bir alıntısı, bir halka demokrasi bahşetme limitini ve cuntaların gerçekte kime hizmet ettiğini çarpıcı şekilde anlatıyor; “
Venezuela halkı, kendi politik ve ekonomik doğrultuları konusunda doğru kararları verebileceği güvenini verinceye kadar, - ki bunun çok uzun bir zaman alacağı öngörülüyor - , yapılacak en iyi şey bu halkın demokrasiden korunmasıdır.”
Milli darbe yoktur ve asla olamaz.
Cemal Demir - Haber 7
cemaldemir111@gmail.com