10 Kasım 2009 Salı

O Bir MERYEM!



İki Haftada Bir Başörtüsü Yasağını Protesto Edecekler

Afyonkarahisar'da Hak ve Özgürlükler Platformu üyeleri, başörtüsü yasağını protesto etmek amacıyla eylem yaptı.



Cumhuriyet Meydanı Anıtpark önünde düzenlenen eyleme katılan erkekler ve başı açık kadınlar "Arkadaşıma dokunma" pankartlarıyla başörtülülere destek verdi. Afyonkarahisar'da 7 sivil toplum kuruluşunun bir araya gelerek oluşturduğu Hak ve Özgürlükler Platformu üyeleri, 2 hafta bir aynı yerde basın açıklaması yapma kararı aldı.



Grup adına açıklama yapan Afyon Kocatepe Üniversitesi (AKÜ) Tıp Fakültesi 3. sınıf öğrencisi Büşra Ceylan, başını örttüğü için ayrımcılığa uğrayanlar olarak, üniversitelerden sudan sebeplerle atılan arkadaşları geri dönmeden ve yasakçı zihniyet kendilerine ne zaman, nerelerde, nasıl yaşayacaklarını dayatmaktan vazgeçmeden mutlu olmayacaklarını söyledi.

İki haftada bir olmak üzere cumartesi günleri burada toplanıp protesto yapmaya devam edeceklerini dile getiren Ceylan, başörtülülerinin haklarısavunmaya devam edeceklerini kaydetti.



Ceylan konuşmasının ardından, platform üyeleri çeşitli sloganlar attı. Okunan basın açıklamasının ve atılan sloganların ardından kalabalık olaysız bir şekilde dağıldı. 'Başörtüsüne özgürlük' diye slogan attı.


Yozlaşmanın adresi: Merkez

Genelkurmay’ın ihtirasla yürüttüğü asli işlevlerden biri olduğunu galiba artık anladığımız ‘toplumsal manipülasyon’ görevi, son ortaya çıkan ihbar mektubuyla etraflıca ortaya serildi. ‘İrticayla mücadele eylem planı’nı ihbar eden kişi bu kez de ‘internet siteleri andıcı’nı ve onun eki mahiyetindeki ‘psikolojik harekât siteleri listesini’ göndermiş. Bu belgelerden anlaşıldığına göre Genelkurmay’ın darbe harekâtına verdiği desteğin deşifre olmasının ardından, kamuoyu algılamasını tersine çevirmek üzere bir dizi manipülasyon planlanmış ve bu ‘tedbirler’ bir andıça dönüştürülmüş. Amaç gerçeğin anlaşılmasını engellemek, olayları çarpıtmak, kafaları bulandırmak ve bu arada da Anayasa Mahkemesi üzerinde baskıları arttırıp yargılama sürecinin askerî yargıya alınmasını sağlamak. Böylece hem demokrasi mücadelesi içinde olanları yıpratmak, hem de ‘sürekli darbe’ girişiminin faili olan Karargâh’ı aklamak...

Cumhuriyet’in pembe dönemindeki ‘sürekli devrim’ ufkunun, bugün ‘sürekli darbe’ye dönüşmüş olması şaşırtıcı değil. Çünkü o devrimlerin ruhunda, zaten kendisini toplumun üstünde farz eden bağımsız bir elitin iradesi var. Diğer bir deyişle Cumhuriyet zaten bir darbe düzeni... Bu açıdan bakıldığında orduyu mazur görmek bile mümkün. Ne de olsa kendilerine düşeni yapmanın peşindeler. Diğer bir deyişle eğer Cumhuriyet’i otoriter zihniyete uygun olarak şekillendirir, o noktada sabitler ve her türlü değişim talebini güç kullanarak bastırma yolunu benimserseniz, ordunun da pek başka türlü davranmasını bekleyemezsiniz. Dolayısıyla bugün karşımızda yozlaşmış bir askerî kurum yok. Yozlaşmayı doğallaştıran bir rejimin askerî kurumu var.

Bunu kabullenmenin zorluğu karşısında birçok insan bunun ‘ittihatçılık’ olduğunu vurgularken ‘Atatürkçülükten’ de ayırma kaygısı taşıyor. Öyle ki devletin bütün kötü tarafları ‘ittihatçılık’, iyi tarafları ise ‘Atatürkçülük’ olarak sunuluyor. Bunun ardındaki koruma içgüdüsünü ve devleti kaybetme korkusunu anlamak mümkün. Ancak tesbit yanlış... Çünkü Mustafa Kemal’in bazı İttihatçılara mesafe almasının ardında siyasi erk kavgası ve kariyer çatışmasından fazlası çok etkili olmamış. İdeolojik planda bakıldığında Cumhuriyet’in hem kadro hem de siyaset stratejisi açısından ittihatçılığın devamı olduğunu görmek pek de zor değil.

Bu nedenle de Cumhuriyet’in devleti ve ordusu alışmış olduğu, bildiği ve bunca yıldır kurumsal prestiji ayakta tutmaya hizmet etmiş olan bir tutumu sürdürüyor. Sorun şu ki, bunca yıl bu yapılanlara ‘yozlaşma’ denmiyordu, ama şimdi deniyor... Ordunun ve onun destekçisi olan kurumların anlamamakta ısrar ettikleri şey, Cumhuriyet’in bugün kabul edilmesi mümkün olmayan bir zihniyet içinde şekillendiği ve ‘Cumhuriyet’in ilkelerinin’ yorumlanma biçiminin de artık taşınamayan söz konusu zihniyeti temsil ettiği.

Ergenekon tutuklusu Albay Atilla Uğur’un son mahkeme oturumundaki sözleri bu hüzünlü durumu çok iyi yansıtıyor. “Ben 2003-2004 yıllarında iki ayrı istihbarat başkanının ve iki ayrı Jandarma genel komutanının emrinde, kanun, yönetmelik ve yönergelerde açıkça belirtilen görevleri yapmakla yükümlüydüm... Yani örgüt varsa Jandarma Genel Komutanlığı ve TSK mensuplarının tamamı üyelik ve yöneticilikten yargılanmalıdır.” Uğur’un bu sözleri hangi amaçla ve nasıl bire ruh hali içinde sarf ettiğini bilmiyoruz. Ama muhtemelen kendisine yöneltilen suçlamanın anlamsızlığına işaret etmek istemiştir. Oysa Uğur’un sözleri yapılması gereken tesbitin özü... Ortada görevini kötüye kullanan kimse yok. Ne var ki görevin kendisi kötü... Bu görev anlayışı ancak baskıcı, faşizan bir rejimde ‘normal’ kılınabilir. Toplumun tümünü bir manipülasyon alanı olarak gören, halkın talep ve tercihlerini tehdit olarak algılayan, özgürlüğü hazmedemeyen ve sivil alanın içinde kendisine yandaş yaratmak üzere gizli operasyonlar yapan her kurumun meşruiyeti sallantılı hale gelir. Bugün TSK da bu noktada...

Ne var ki bu kurumun bütün anlam dünyası, hiyerarşisi, kariyer kriterleri, görev anlayışı ve siyaset stratejisi, kendi içinde bütünsellik taşıyan bir baskı rejiminin asli unsurunu oluşturmakta. Cumhuriyet’in kuruluş mantığı orduyu rejimin merkezine oturtmuş durumda ve dolayısıyla rejimin içindeki ideolojik çarpıklıkların öncelikle orduda somutlaşması son derece doğal. Hiçbir sistem çeperden yozlaşmaz... Eğer merkez sağlamsa, çeperdeki yozlaşmalar erimeye ve yok olmaya mahkûmdur. Ama eğer merkez yozlaşırsa çeperi tutmak mümkün olmaz. Meraklısı bu tesbiti Genelkurmay’dan JİTEM’e uzanan çizgiye oturtabilir.

Öte yandan asker eleştirisinin de bir nüansa itina göstermesi lazım. Bu kurum bugün komuta heyetindeki askerler nedeniyle bir yozlaşma yaşıyor değil. Aksine kendi bireysel performansları açısından belki de son derece ahlaklı insanlarla karşı karşıya olabiliriz. Ayrıca kurumun da kültürel olarak bir yozlaşma içinde olduğu iddia edilemez. Kariyer ilkelerinde ve görev anlayışında bir değişiklik olduğunu söylemek çok zor. Mesele, zaten yozlaşmaya eğilimli olan bir rejimin taşıyıcısı olmaktan ve rejimin bu yozlaşmanın görünür olmasına tahammül edememesinden kaynaklanıyor. Öte yandan şeffaflığı ve demokrasiyi hazmetmemenin göstergesi olan bu tahammülsüzlük, zaten yozlaşmanın da açık belirtisi.

Türkiye’de yozlaşmanın adresi ‘merkezdir’... Yozlaşmanın en yoğun olduğu, yozlaşmanın bir ‘siyaset’ haline geldiği yerdir ‘merkez’. TSK’nın talihsizliği, askerlik mesleğinden ziyade, bu merkezin koruyuculuğunu görev olarak alması ve kendi bekasını bu görev üzerinde inşa etmesi.

***

Geçen hafta ‘merkez’de önemli bir gelişme daha oldu. Siyasi hayatımızın ‘kötürümleri’ ANAP ve DYP Cindoruk başkanlığında birleşti. Bu hayırlı bir gelişme... Çünkü merkezdeki yozlaşmalar, zamanın ruhunun müsaade ettiği dönemlerde, bu ortama teşne olanlar için bir mıknatıs alanı oluştururlarsa da, söz konusu zihniyetin değiştiği, yozlaşmanın görünür olduğu dönemlerde de birer kara deliğe dönüşürler. Bu iki partinin birleşmesi, havuzda yüzdükleri için kendilerini yüzücü sanan iki kişinin, açık denizde yüzmeye kalkınca batmamak için birbirlerine sarılmalarını akla getiriyor.

Haftanın kişisi ise bu ‘mutlu’ olaya katkılarını esirgemeyen Hikmet Çetin. “Türkiye’de demokrasinin daha sağlam bir şekilde kurum, kuram ve kavramları ile özgürlükçü, katılımcı nitelikleriyle yerleşmesini isteyen herkes bu oluşuma katılmak zorundadır” demiş. Bu bir şaka değil... Çünkü Çetin, bakılırsa bunlar hiçbir zaman sağ partiler değil, merkez partilermiş ve şimdi de ‘daha merkez’deki yerlerini sağlamlaştırmak istiyorlarmış. Yani? Halkla toplumsal sözleşme imzalayacak, hukukun üstünlüğüne dayanan bir rejim getireceklermiş.

Eğer ‘daha merkez’ bu olsaydı, herhalde şimdiye kadar epeyce farklı bir ülkeye sahip olurduk. Maalesef gerçekler aksi yöne işaret ediyor. ‘Merkez’ tam da bunların : [ Halkla toplumsal sözleşme imzalayacak, hukukun üstünlüğüne dayanan bir rejim ] engellendiği yer ve bu birleşme gerçekten de tam merkeze oturuyor.

TARAF / ETYEN MAHÇUPYAN

09 Kasım 2009 Pazartesi

Erdoğan'a öyle sözler söyledi ki..


Erdoğan dinledi o konuştu.. Söyledikleri katılımcıları şaşırttı. Öğretim görevlisinin sözleri toplantıya damga vurdu.
 
Başbakan Erdoğan'ın da katıldığı toplantıda konuşan Doç. Dr. Bekir Berat Özipek, ''Merhum Turgut Özal bugün görevde olsaydı, AKP ve Fethullah Gülen'i bitirme planı karşısında Genelkurmay Başkanı'ndan gereğini yapmasını beklemez, onu derhal görevden alırdı'' dedi.

Türkiye Milli Kültür Vakfının 40. kuruluş yıl dönümü dolayısıyla Haliç Kongre ve Kültür Merkezi'nde ''40 Vakıf İnsana Vefa'' toplantısı düzenlendi.

İstanbul Ticaret Gaziosmanpaşa Üniversitesi öğretim görevlisi Doç. Dr. Bekir Berat Özipek de toplantıda yaptığı konuşmada, Vakfın bir dönem başkanlığını da yapan merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal'dan söz etti. ''Özal bugün yaşasaydı ne yapardı?'' diyen Özipek, şunları söyledi:

ÖZAL YAŞASAYDI GENELKURMAY BAŞKANINI DERHAL GÖREVDEN ALIRDI

''Belki belirtmeye gerek yok. Hiç kuşkusuz demokratik sürece destek verirdi. Ne süreci provoke etmek isteyen ulusalcılara teslim olurdu ne de DTP'lilerin hatalarına. İspanya'nın Bask sorununu minimize eden demokratikleşme sürecini yöneten siyasetçiler gibi davranırdı. AKP ve Fethullah Gülen'i bitirme planı karşısında Genelkurmay Başkanı'ndan gereğini yapmasını beklemez, onu derhal görevden alırdı. Belki de bir basın toplantısı düzenler 'Şunları şunları görevden alıyoruz, yerlerine şunları şunları atıyoruz' derdi. Belki Genelkurmay Başkanı görevden alındığını televizyondan öğrenirdi.''


 
 
ÖZAL'IN EN BÜYÜK HATASI MESUT YILMAZ'I SİYASETE SOKMAK OLDU


Turgut Özal'ın yaşamında bir dizi hata da yaptığını ifade eden Doç. Dr. Bekir Berat Özipek, bunlardan en büyüğünün eski başbakanlardan Mesut Yılmaz'ı siyasete sokmak olduğunu iddia etti. Özipek, Mesut Yılmaz'ın, ülkeye, koruculuk sisteminden bile büyük zarar verdiğini savundu. Özal'ın kendisine yöneltilen suikast girişimini yeterince araştırmadığını belirten Özipek, ''Araştırılsaydı derin canavara karşı daha avantajlı olabilirdik'' dedi.


Toplantıda daha sonra Prof. Dr. Kazım Yetiş, vakıf insanlarından Samiha Ayverdi'yi, Prof. Dr. Sabri Orman da Prof. Dr. Sabahattin Zaim'i anlatan birer konuşma yaptı.

ERDOĞAN DİNLEDİ

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan her üç konuşmayı da dinledi. Törenin sonunda, Başbakan Erdoğan, aynı zamanda bir vakıf insanı olan Turgut Özal'ın ödülünü eşi Semra Özal'a taktim etti.

Vakıf Başkanı Prof. Dr. Salih Tuğ ise günün anısına Başbakan Erdoğan'a bir hat eseri armağan etti. Prof. Dr. Tuğ, Başbakan'a hediye ettiği hat eserinde yazılı olan hadiste ''Bir toplumun hizmet edeni o toplumun efendisidir'' denildiğini söyledi.


http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=214511&page=1

07 Kasım 2009 Cumartesi

İslamcılarda Kadın Liderliği; Hülya Şekerci Örneği



Türkiye’de hareketlerin sosyolojik olarak yapıları irdelenmemektedir. Devletin sürekli olarak ülkedeki yapılanmaları kendi algısı içinde tasnife tabi tutar. İrticai, bölücü, dış kaynaklı gibi sınıflandırmalarla hareketleri mahkûm eder. Devlet, tüm enerjisini bu hareketleri nasıl pasifize edebilir, yayılmasını engelleyebilir ve yok edebilirim üzerine kurmuştur. Hareket- ideoloji mensupları ise, içe ve dışa dönük sosyolojik okumalara girişmekten ziyade; kendi mensubiyeti olduğu hareket- cemaat- ideolojiyi yüceltme, diğerlerini ise red etme, küçümseme ve yok sayma tavrına girmektedir. Düşünsel alanın kurumsal yapıları Üniversitelerde hareket ve ideolojiler üzerinde çok az çalışma yapılmaktadır. Resmi ideolojinin belirlediği tehdit algısına göre çerçeve çizilmektedir.

Türkiye’de İslamcı örgütlenmeler içerisinde Haksöz ekolü olarak bilinen, Özgür- Der olarak yapılanan hareketin önemli yeri vardır. 1990’lı yıllardan bu yana yayımlanan Haksöz dergisi çerçevesinde sivil ve sosyal bir hareket olarak var olmuştur. İslamcılığın radikal denilen çizgisine sahip olup; Selefi itikad ve Mutezili düşünsel anlayışta, harekette toplumsal seçkinciliği ön gören, eylemlilik merkezli, sistem dışı muhalif bir konum benimseyen bir yapıdadır. Biz burada hareketin İslamcılarda kadın rolüne ilişkin olarak diğer yapılanmalara göre farklı bir yaklaşımı olan kadının rolü ve etkinliğine ilişkin yaklaşımlarını ele alacağız.

Hareketin düşünsel ve sosyal merkezli çalışmaları devam ederken 28 Şubat döneminde Başörtüsü bağlamında önemli evrimle yaşadı. Etki alanı üniversite merkezli olduğundan Başörtüsü sorununa teorik ve pratik olarak sahiplenen bir yapıya dönüştü. Dönemin başörtüsü eylemlerinde öncülük yapan hareket; bu süreci Özgür- Der’i kurarak kurumsallaştırdı. Bugün 12 şubesi olan Özgür- Der; başörtüsü eylemlerinde bulunan, Üniversitelerden başörtüsü yasağından dolayı atılan ve bu sebeple kamusal alanda görev alması engellenen kadınların öncülüğünde şekillendi. İlk genel kurulda başkanlık görevi Hülya Şekerci’ye verildi. Sürdürdüğü 10 yıl içerisinde çalkantılı ve zor koşullarda görevini sürdürdü. Başörtüsü mücadelesi merkezinden başlayan hareket; Türkiye’de her türlü hak ihlallerinin karşısında bir tutum benimsedi. Bu hak ihlalleri sadece dindar ve İslamcılara yönelik değil F tipi gibi cezaevi yapılanmalarına karşı hassaten sol kesimin sahiplendiği konulara yönelik olarak ta genişledi. Bu bildiriler genel anlamda Türk İslamcılık geleneğinde ilklerdendir. Diğer kesimin sorunlarına sahip çıkmak erdemliliği ortaya konuldu.

İslamcıların kadın rolüne yönelik tavırlarına ilişkin olarak Hülya Şekerci’nin erkeklerinde üye olduğu bir örgütlenmeye lider olarak seçilmesi farklı bir örneklem olacaktı. Bu tavır genel İslamcı gelenek ve devlet ideolojisinin bakış açısına göre yeni bir yaklaşımdı. Genel olarak dindar ve İslamcı kadının toplumsal rolüne ilişkin değişik yaklaşımlar vardır. Genel tarikat- cemaat yapılanmaları kadın rolünü ev merkezli kurgular, erkek rolüne göre ikincil bir yer belirler ve mümkün mertebe erkek ile aynı iş- ortamı paylaşmamasına özen gösterir. Kadının eylemde bulunması geleneksel dindarlık anlayışına çok ters gelen davranıştır. Cemaat ve tarikatlarda kadın sesi niteliği ve dinleme noktasında nasıl olunması gerektiği noktasında tartışmalar devam ediyor. Dini olarak ayet ve hadisleri kendi algısına göre yorumlayarak kadının hayat içerisindeki rolünü pasif bir konumda kurgulanır. Kadınların erkeklerle hareket işlerliğinde ortak hareket etmeleri beklenmez. Kadınların başkanı olduğu sivil toplum örgütlenmeleri azdır. Olanlara ise sadece kadınlar üye olabilirler. İslam dünyasında kadın önderler noktasında örneklikler yok denecek kadar azdır. Daha çok aydın olarak yer alan kadınlar, hareket liderliği noktasında ön plana gelmemişlerdir.



Hülya Şekerci’nin bu ortam ve algı içerisinde cinsiyetçiliğin yoğun olduğu ideolojik, toplumsal ve geleneksel yapılara rağmen erkeklerinde üye olduğu bir derneğe başkan seçilmesi ve bunu uzun yıllar sürdürmesi önemlidir. Hamza Türkmen gibi karizmatik önderlerin olduğu hareket içerisinde bu rolün önemsenmesi ve sürdürülmesi İslamcı gelenek içinde kendine özgün yer edinmiştir. Özgür- Der bu anlamda erkek ve kadının komplekslere kapılmadan, seviyeli olarak toplumsal ve siyasal sorumluluk alanına ilişkin rolleri paylaşmışlardır. Kadının erkek ile birlikte işlerliklere müdahil olduğu ilk örnek bu hareket diyebiliriz. Tarikatlarda kadının sosyal olarak ancak dinleyici olarak yeri bulunur. Cemaatlerde ise öncülük verilmez. Oysa Hülya Şekerci örneğinde sunum yapan, ideolojik temellendirmelerde bulunan, eylemlerde önde bulunan, önyargısız ve kompleksiz olarak düşüncelerini ifade eden bunun yanında aile rolüne ilişkin öncelikleri de önemseyen, siyasal- medya alanında sözcülük yapan bir kadın rolü ile karşı karşıyayız. İslamcı yapılanmalarda kadınların konuşmacı olarak katıldığı seminerler Hülya Şekerci döneminde başlamıştır. Şule Yüksel Şenler örneğinde konferanslar serisinde erkeklerde yer almış ancak bu süreç ona münhasır kalmış, sosyal alanda kabul görmemiştir. Kadının rolüne ilişkin böylesi bir farklı bir adım atan Özgür- der bu anlamda birçok yapılanmaya örnek teşkil etmiştir. Kadının kendine güven duyan, ikincil değil aynı seviyede söz ve temsiliyeti sağlanan, söz ve düşüncelerine değer verilen bir kimlik kazanmasında öncülük etmiştir. Mücadele seyrinde Hülya Şekerci; dava arkadaşları Özlem Hicran Özyurt ve avukat Macide Göç Türkmen, 8 Temmuz 2005 tarihinde Malatya 'ya gitmekte yine dernek çalışmaları nedeniyle yaptıkları yolculukta yitirecekti. Son kapatma davası ve başörtüsü dahil her türlü hak ihlallerine karşı mücadele, düzenlenen periyodik ve sistematik eğitim seminerleri ile mücadeleyi derinleştirmeye çalışmıştır.

Müslüman kadının toplumsal- siyasal rollerine bu sahip çıkma süreci devletin ideolojik öngörülerini bir kez daha boşa çıkarmıştır. Devlet örtünmeyi- başörtüsünü önce gerilemenin sembolü olarak görmüş, ardından siyasal bir anlam yükleyerek İslamcılığın dinsel sembollerinden olduğu düşüncesinden hareketle red etme tavrına girişmiştir. Laikçi devlet algısında kadının eve kapatıldığı, okuma sürecinden mahrum bırakıldığı, kadının sosyal rollerine ilişkin sınırlamalar getirildiği ve erkeklerin gerisinde bırakıldığı düşüncesi hâkimdir. Hülya Şekerci örneği devletin ideolojik argüman ve tezlerini de boşa çıkaran somut bir örnekliliği vardır. Sivil toplum örgütü başkanı olarak insanların hak ve hürriyetlerini korumaya çalışan, hayatın her alanına aktif olarak katılan, sorumluluklarına sahip çıkan bir çizgi devletin iddialarını çürütmektedir. Devletin asli isteği olan eve hapsolmuş Müslüman- dindar- İslamcı kadının hayata bu denli müdahil olma tavrı rahatsız etmiş ve bunun önlemini almaya çalışmıştır.

Kadınların sosyal ve siyasal hayatta İslami referanslarıyla gösterdiği bu duruş devleti rahatsız ettiği gibi birçok İslamcı camiayı da rahatsız etmiştir. Bu örnekliği gören kadınların talepleri kendince bir yer bulmaya devam etmektedir. Muhafazakar- İslamcı çizgi kadın Müslüman kadın rolünün örnekliği noktasında kendini kanıtlamış olan bu süreci iyi okumalıdır.

Modernleşmenin müdahil olduğu ve kendince hayata katmaya çalıştığı kadın olgusunun İslamcı yapı içerisindeki farklı örnekliği noktasında Hülya Şekerci örneği iyi incelenmelidir. Kadının lider olduğu bir İslamcı örgütlenme örneği olarak Özgür- Der geleneği bundan sonra Rıdvan Kaya liderliğinde devam edecek. Bu değişim Rıdvan Kaya’nın belirttiği gibi bir “başörtüsü yorgunluğu”nun mu, yoksa sürecin doğallığına kavuşması olarak algılanıp algılanamayacağı tartışmalıdır. Müslüman kadının dünya ve hayat içerisindeki konum ve rollerine ilişkin Müslümanca bir perspektifin örnekliği noktasında bu geleneğin katkıları tartışılmalıdır.

Ahmet Toprak / Cemaat com'dan alınmıştır.

04 Kasım 2009 Çarşamba

Fişçiler : YARGILANACAKSINIZ!


“…Batı Almanya’da 1966’da SEKSENALTIBİN Nazi, suçlu görülerek, hüküm giymiş. Bunu gazetelerde okumak, radyolarda dinlemek için zamanımıza acımayız. Heyecanlanırız! İşten sonra mitinge giderek oylarımızı vermeye hazırız: AZ! 86 bin azdır! 20 yıl hapis de az; uzatmak gerek!

Oysa bizde (Rusya’da) ON KİŞİ hüküm giymiş. ( Türkiye’de hiç kimse! Muğlalı paşa direkten dönmüş…)

Oder ( Dicle ) ve Ren ( Fırat ) gerisindeki bizi rahatsız eder. Oysa Moskova’nın ( Ankara ) veya Soçi’nin ( Dersim ) yeşil çitleri gerisindeki, kocalarımızın ve babalarımızın katillerinin sokaklarımızda boy göstermeleri, bizimde onlara yol vermemizdeki gerçeklik -hesaba dâhil edilmez, bizi rahatsız etmez- ‘eski yaraları deşmek’ anlamına gelir.

Oysa bir orantı kurulduğunda, Batı Almanya’nın 86 bini, Rusya’da milyonun çeyreği eder! ( Ya Kemalyanus’ un Çiftliğinde? )

***
Bilmece ki, çözümü bulmak bizlere çağdaşlara nasip olmaz: NE SEBEPTEN Almanya’ya kendi canilerini cezalandırmak hakkı tanınmıştır da, Rusya’ya tanınmamıştır? Vücudumuzda çürümekte olan bu pislikten kurtulmadığımız taktirde, ne felaketler dolu bir yolculuk bekler bizi? Dünya bizden ne öğrenebilecek?

Almanya’da görülen davalarda, kah burada, kah orada şaşılacak durumlar görülür kimi vakit: sanık iki eliyle başını tutar, savunmaktan vazgeçer ve yargıçlardan herhangi bir istekte bulunmaz. Ancak, şimdi canlandırılarak gözünün önüne serilen eski suçlarının manzarasıyla sarsıldığını, nefsine karşı nefret duyduğunu ve yaşamak istemediğini söyler.



İşte yargılamanın erişebileceği en yüksek nokta: Suçun, suçu işleyenin gözünde bile, iğrenç hale gelme noktası.

Fakat biz n’apalım? Günün birinde torunlarımızın torunları devrimizin birkaç kuşağına “sümüklüler kuşağı” adını takacaklardır: Boynumuz bükük önce milyonları aşan sayımızla yok edilişimize razı olduk, sonraları ihtiyarlıklarını rahat içinde geçiren katillerimize ihtimamla baktık.

Pişmanlık duymanın onlara yavan ve gülünç gelmesi halinde biz n’apalım? Başkalarına çektirdiklerinin yüzde birine katlanmaktan HAYVANİ KORKU duyanlarda, bu KORKU’nun, HAKÇA iş görme isteğine galip gelmesi halinde biz n’apalım? Katledilenlerin kanı ile sulanmış toprağın hasadı ürünler onlara tatlı geldi ise ve elleri o nimetlere hırsla yapıştı ise, biz n’apalım?



Haliyle, et kıyma makinesinin kolunu, diyelim 1937 de çevirenler artık genç değil, yaşları elli-seksen arası, en iyi çağları refah ve konfor içinde geçti, dolayısıyla yaptıklarının AYNISI onlara yapılamaz, geç kalındı.

Pekala, yüce gönüllülükle davranalım, onları kurşuna dizmeyelim, tuzlu suyla şişirmeyelim, üzerlerine tahta kuruları serpmeyelim, kırlangıç usulü gem vurmayalım, çizmeyle, copla dövmeyelim, kafataslarını demir çemberlerle sıkmayalım, bagaj misali kamaraya istif etmeyelim, ki üst üste yatsınlar- yaptıklarının hiçbirini onlara karşı uygulamayalım, fakat HEPSİNİ BULALIM ve TÜMÜNÜ YARGILAYALIM, memleketimize ve çocuklarımıza karşı kaçınılmaz borcumuzu yerine getirelim. Yargılamaya gelince, kendilerinden önce, işledikleri suçları mahkûm etmeye gerek var. Israrla üzerinde durarak tümüne, teker teker:

- Evet, ben bir cellât ve bir katildim,
sözünü söyletmeliyiz.

***



İnsanlardan bir kısmının öbür takımının hakkından gelmek için besledikleri “FİKRİ” : [ ANDIÇ ] açıkça mahkûm etmeliyiz. Kusuru susarak kabul edip, ortaya çıkmasın diye, onu beden içine soktuğumuzda, TOHUMUNU EKMİŞ oluyoruz. İleride bire bin vererek bol ürün sağlayacaktır. Canilere ceza kesmeMekle, hatta onları kınamaMakla, yalnız değersiz yaşlılıklarını korumakla kalmıyoruz; aynı zamanda geleceğin kuşaklarını da ADALET’ in anlamından yoksun bırakıyoruz. Gençlerin apolitik umursamazlık havası içinde büyümeleri işte bu sebepten olmaktadır; “eğitimin hafif tutulmasından“ değil.

Gençler, alçaklığın her zaman refah getirdiğini ve hiçbir sefer mahkûm edilmediğini öğreniyorlar.

Böyle bir memlekette hem İNSANLIK bulunmaz hem de KORKUYLA yaşanır…”

Aleksander Soljenitsin / Gulag Takım Adaları I. Cilt s. 156-158

03 Kasım 2009 Salı

MAZLUMDER KÜTAHYA ŞUBESİ : ÖZGÜRLÜK İÇİN!

MAZLUMDER KÜTAHYA ŞUBESİ TARAFINDAN 31 EKİM 2009 TARİHİNDE, KÜTAHYA KÜÇÜK HAMAM PARKI ÖNÜNDE, ÖZGÜRLÜK İÇİN BASIN AÇIKLAMASI YAPILDI.




BASIN AÇIKLAMASINI MAZLUMDER KÜTAHYA ŞUBESİ YÖNETİM KURULU ÜYESİ ESRA EFE YAPTI. AÇIKLAMAYA SAKARYA İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ PLATFORMU VE ANTALYA ÖZGÜRDER ŞUBESİ DESTEK VERDİ.

BASIN AÇIKLAMASININ TAM METNİ:

Değerli Basın mensupları, Kıymetli Kütahyalılar;

Taraf Gazetesi’nin “AKP ve Gülen’i Bitirme Planı” adlı haberinin ardından askeri savcı tarafından ‘kovuşturmaya yer olmadığı’ kararı ile unutulmaya bırakılan, yaklaşık 4 ay nihayetinde “İrticayla Mücadele Eylem Planı" belgesinin orijinalinin ortaya çıkmasıyla birlikte Genelkurmay Bilgi Destek Daire Başkanlığınca hazırlanmış darbe planının gerçek olduğu anlaşılmıştır.



Adı geçen darbe planı ve diğer darbe planları, TSK içerisindeki üst düzey komutanların görevlerini yapmayıp siyasetin içine gömüldüklerini, darbeci faaliyet ve yapılanmalar içerisinde bulunduklarını alenen göstermektedir. Türkiye’de sivil iradenin egemenliğinin sağlanması için tarihi bir dönemeçten geçiyoruz. Elli senedir darbeci geleneği alışkanlık haline getiren, başörtülü vatandaşların eğitim ve iş hayatında görünmesine tahammül edemeyen bu cuntacıların, bir taraftan irtica söylemleri yürütüp, bir taraftan da “dine saygılıyız” imajı çizmesi trajikomik bir görüntü sergilemektedir



Genelkurmay yetkilileri Ramazan ayında şehit ve gazi yakınlarına iftar yemeği vermekte laiklik adına tezat görmezken, subaylarını, öğrencilerini “gizlice namaz kılıyor” diye inancından dolayı fişleyen ordu içindeki cuntacı, darbeci kesim değil midir? Darbe planları yapanlar bu ordunun üst düzey subayları değil mi?



Cephede evladına nöbet tutturduğu annenin başörtüsüyle evladını ziyaretine bile tahammül edemeyen bu komutanlar değil mi? Her sene Yüksek Askeri Şura toplantısında dindar subayları sözüm ona “İRTİCA” isnadıyla ordudan atılmaları bir ritüel haline geldi. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin anlayışında “İRTİCA” kavramı maalesef dindar halka tekabül etmektedir.



Bunca zaman sayısız ordu personeli eşinin başörtülü olması dolayısıyla, namaz kıldığı için ya da benzeri gerekçelerle ‘İRTİCACI’ diye suçlanıp ordudan ihraç edilmiştir. Aynı ordu mensupları darbeci ve cuntacı subaylarını hukuksuz olarak kollamaya devam etmektedirler. Bu kollamada “Askeri yargı” da aktif görev almaktadır. Bu olumsuz manzara karşısında yargıdaki çift başlılığın tümüyle giderilmesine yönelik toplumsal talebin giderek yükseldiği görülmektedir.




Ordunun yeri siyaset arenası değil, kışladır. Milletin rağmına iş görme alışkanlığı milletimize bir asır kaybettirdi, daha fazlasını kaybettirmemeli. Yaşadıklarımızın hazin bir miras gibi evlatlarımıza kalmasını istemiyorsak, orduda da kapsamlı bir ‘hukuki açılım’ yapılması gerekiyor.

Genelkurmay Başkanlığı, “Hukuk devletinde her şeyin yasalara uygun olarak yürütülmesine hiçbir kimsenin ve hiçbir kurumun itirazı olamaz.” dedi. Oysa biz bugüne kadar gerçekleştirilen tüm darbelerin zaten "demokrasiyi korumak" bahanesiyle yapıldığını iyi biliyoruz. (!) Ordu fiilen suç işleyen, içindeki cuntacı ve darbecileri tasfiye edecek her türlü önlemi derhal almalıdır.



Milli Güvenlik Dersi adı altında liselerde sergilenen militarist görüntülere de son verilmelidir. Hukuk dışı örgütlenmelerle ülkenin geleceğini karartmaya çalışanların, halkın iradesini hiçe sayanların yıllardır darbelerle canlarından edilen, hakları çiğnenen, aşağılanan, işlerinden atılan, eğitim hakları engellenen tüm mağdur ve mazlumlar için adaletsiz günler geride bırakılmalı, zulmedenler yargılanmalıdır.

Haftaya yine aynı gün ve saatte bu meydandayız. Geldiğiniz için hepinize teşekkür ederiz…

ESRA EFE

MAZLUMDER KÜTAHYA ŞUBESİ

YÖNETİM KURULU ÜYESİ
--
MAZLUMDER KÜTAHYA ŞUBESİ
Cumhuriyet cad. Avcilar işhanı
Kat:6 no:87 Kütahya
e-mail: kutahyamazlumder@gmail.com
Tel: 0274 216 51 74


"Kim olursa olsun, zalime karşı;
kim olursa olsun mazlumdan yana"

02 Kasım 2009 Pazartesi

HAKSÖZ HABER [ Özgür-Der: “Ahmet Hakan Coşkun’a Sadece Acıyoruz!” ]

HAKSÖZ HABER [ Özgür-Der: “Ahmet Hakan Coşkun’a Sadece Acıyoruz!” ]