30 Ocak 2010 Cumartesi

İSLAM'IN KAYIP ŞEHRİ : EL - MUHTARE


Bu makalede İslam’ın öteki yüzünden yani aykırı tarihinden bir “fekku ragabe” (kölelere özgürlük!) çığlığının hikayesini okuyacaksınız…

Kur’an’ın daha ilk surelerde (Beled; 90/13) tutuşturduğu o ateşe yanan zenci kölelerin; İslam tarihinin Spartaküslerinin o çoşkulu, bir o kadarda acılı, ibret dolu hikayesi…

Bir kez daha “tarih ibret alınsaydı hiç tekerrür eder miydi” dedirten, o büyük öfke, isyan ve başkaldırı günleri…

Çalıştırıldıkları şeker kamışı ve pirinç tarlalarının ortasında kan, ter ve gözyaşıyla kurdukları özgürlük kentinin (el-Muhtare) düşüşü ve haritadan silinişinin ibret dolu hikayesi…

İmparatorluk tarihçilerinden, haklarında “asi, zındık, anarşist, kafir, servet düşmanı” yaftalamalardan başka bir şey duyulmadı.

Çünkü bütün kaybedenler gibi onlar da tarihe “yenilmiş asiler” olarak geçti.

Ancak “yenilmiş asilere” çiçek sunmak borcumuz…

***

Bundan 1147 yıl önce…

Hicri 250, miladi 863 civarı…

Hz. Peygamber’den 250 yıl kadar sonraları…

Abbasi İmparatorluğu’nun zirvede olduğu yıllar…

Bu yıllara gelinceye kadar Emevilere ve ardından Abbasilere karşı yüzlerce isyan olmuş, köle isyanları ise onlarca…

“Zenc hareketi” bunların en sonuncu ve kapsamlı olanı, diğerlerini geçiyoruz…

“Zenc” kelimesi Etiyopyalı ve Habeşistanlı anlamına gelen Zeng kelimesinin Farsça’ya Zenc olarak geçmesinden türetilmiş. Buradan da Zengibar denilmiş. Abbasi tarihçileri genellikle Zenc diye yazdıkları için Zenc hareketi olarak geçiyor… Hind kökenlilere Zutt, Pers asıllılara da Esavira demişler. Şehirlerde yaşadıkları varoşlara da Ahmas adını vermişler.

İşte konumuz Abbasilere 14 yıl kök söktüren bu Zenc hareketi …

***

Önce hareketin ekonomi-politiğinden başlayalım.

“Şattu’l-Arap su yolu” kelimesini İran-Irak savaşında çok duymuşşunuzdur.

Dicle ile Fırat nehirlerinin Basra körfezine dökülmeden önce birleşip 193 kilometre boyunca aktığı yere deniyor. Şatt sahil, kıyı demek, Şattu’l-Arap da Arap sahili, kıyısı oluyor.

Buralara daha önce Şatt-ı Osman (Osman’ın kıyıları) deniyordu. Çünkü bu topraklar Halife Osman zamanında Osman b. Ebi’l-As es-Sakafi’ye ikta olarak verilmişti.

Hz. Osman, kendinden önceki Hz. Ömer’in toprak politikasında iki önemli değişiklik yaptı: Kureyş’in Medine dışına çıkamayacakları ve toprak sahibi olamayacakları yasağını kaldırdı…

Yasağın kalkması ile birlikte Emevî oğulları gözünü Basra körfezindeki bataklık arazilere diktiler. Buralar bataklık olduğu için ölü arazi (mevat) hükmündeydi. Bu nedenle de vergi olarak onda bir (öşür) alınıyordu. Bu bataklıkları kurutma ve ekilebilir hale getirmek için, önce savaş ganimetlerinden elde ettikleri gelirleri devletten takasla buralara yatırdılar. Yani ölü hazine arazilerini savaş ganimetleri karşılığı mülkiyetlerine geçirdiler. Hz. Osman’ın izin verdiği buydu.

Bu bataklıkları kurutmak yani ıslah ve ihya etmek için de Afrika’dan köle getirdiler. Köleleri yoğun emek isteyen bataklıklarda ağır şartlarda çalıştırarak oraları çiftlik arazisi haline getirmek istiyorlardı. Böylece büyük “Bahçe sahiplerinden” olacaklardı.

Böylece geniş toprak sahibi ailelerin ortaya çıkmasının önü açıldı. Sonraki iki asır boyunca feodalite İslam toprağında alabildiğine boy attı, onlarca, yüzlerce Kureyş kabile ağası büyük arazi, çiftlik ve bahçe sahibi haline geldi. Bataklıkları kurutup bahçe/çiftlik haline getirmek için binlerce köle çalıştırmaya başladılar. Klasik arazi fıkhında bile toprak köleliği olmamasına rağmen Roma toprak düzenine dönerek toprak köleliği (plep/serf düzeni)) ihdas ettiler. Ve bunu büyük bir ihtirasla yaptılar.

Bataklığı kurutma işi tuzları temizleme ve süpürme şeklinde oluyordu. Bu nedenle buralarda çalışan kölelere “Şurciyyun” (tuzcular) ve “Kessâhun” (süpürücüler) deniyordu. Bu işten büyük tuz tüccarları ortaya çıkmıştı. Elde ettikleri tuzları dış pazarlara, hatta Doğu Afrika’ya satarak bunun karşılığında köle, abanoz ağacı ve altın alıyorlardı. Böylece tuzu temizlenerek ziraate elverişli hale getirilen araziler kendi mülkleri oluyordu.

Bataklıkları böylece çiftlik ve bahçe hale getiren kölelerin işi burada bitmiyordu tabi.

Kurulan büyük çiftliklerde şeker kamışı, pirinç ve pamuk başta olmak üzere imparatorluk şehirlerinin hububat, sebze ve meyve ihtiyacı karşılanıyordu. Özellikle şeker kamışının yetiştirilmesi; ekimi, büyümesi, sulaması, bakımı, hasadın toplanması, şekerin çıkarılması ve imal edilmesi, yılın oniki ayı süren ve yoğun emek isteyen oldukça nazlı tropikal bir bitkiydi. Bunun için yoğun bir köle emeği gerekiyordu.

İlginçtir Güney Amerika’ya Afrika’dan gemilerle götürülen köleler de örneğin tropikal bir iklime sahip Brezilya’daki şeker kamışı tarlalarında çalıştırılmıştı. Buralarda da 400 yıl boyunca kölelik kaldırılana kadar yoğun bir şekilde köle istihdam edilmişti. “Kapitalizmin en sevilen çocuğu şeker kamışı tarlalarıdır” sözü boşuna söylenmemiş.

Ancak Şattu’l-Osmani’de çalıştırılan köleler o kadar şanslı olamadılar. Bölgede kısa sürede ortaya çıkan yeni “Bahçe sahiplerinin” tarlalarında ölesiye, gece gündüz çalışmak zorundaydılar.

İmparatorlukta köleliğin kaldırılmasına dair hiçbir işaret de yoktu.

Kur’an’ın köleliği kınayan ayetlerini bayraklarına yazıp meçhule kılıç çekmekten başka yol görünmüyordu.

Nitekim öyle yaptılar.

Bayraklarına “Fekku ragabe” (kölelere özgürlük!), “Allah müminlerin canını ve malını cennet karşılığında satın almıştır” yazılı ayetleri yazarak başkaldırdıklarında, modern kapitalizmin doğmasına daha bin yıl vardı…

***

“Sahibuzzenc” (Zenci dostu/ lideri) diye anılan Ali b. Muhammed, Abbasilerin başkent olarak kullandıkları zamanlarda Samarra’da yaşıyordu. Abbasi halifesi Musta’ın döneminde İslam dünyasında başta Şiîler olmak üzere muhalif dünya “Mehdi gelecek, vahşet bitecek” beklentisi içindeydi. İmparatorluğun dört bir yanında mehdi iddiasıyla ayaklanmalar birbiri ardınca patlak veriyordu.

Zenci lideri Ali b. Muhammed böylesi bir zamanda ortaya çıktı.

Şair ve edebiyatçı bir kişiliği vardı. Hat, gramer ve astronomide ilerlemişti, hocalık özelliği vardı. Abbasi başkentindeki lüks ve sefahati, ahlaki çözülüşü yakından gördüğünden “İçki buralarda su gibi akıyor/İnsanlar günah işlemeye ne kadar da düşkünler” diye dizeler yazdığını görüyoruz.

Adından da anlaşılacağı gibi soyunu Hz. Ali’ye dayandırdı. Çünkü muhalefet akımları eğer başarı kazanmak istiyorlarsa bu şemsiye altına girmek zorundaydı. Ortaçağ İslam dünyasında yeni bir dünya için muhalefetin ve umudun dili buydu.

Başkent Samarra’dan Bahreyn, Basra, Kufe, Bağdat gibi şehirlere giderek kuvvet toplamaya başladı. Çöl içlerinde bedevilerle görüştü.

En güçlü katılım bugünkü Basra körfezi civarındaki bataklık bölgelerde çok ağır şartlarda çalışan zenci kölelerden geldi. Kureyş toprak ağaları tarafından Afrika’dan bu bölgeye getirilerek kanallarda çalıştırılan tuz işçileri (şurciyyun) ve süpürme işçileri (kessâhun) akın akın Ali b. Muhammed’in davetine icabet etmeye başladı. Efendilerinden kaçan binlerce köle hareketine katıldı.

Ali b. Muhammed, bataklıklarda çamur deryası içinde çalışan köleleri ziyaret ediyor, çoşkulu konuşmalar yapıyordu. Köleliğin sona ereceğini, efendilerinden kaçarak harekete katılanların özgür olacağını söylüyor ve Kur’an’dan ayetler okuyordu. En çok öne çıkardığı “Allah mu’minlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığı satın almıştır” (Tevbe; 9/111) ayetiydi. Bu ayeti okuyarak Allah’ın kullarının insanlar tarafından alınıp satılamayacağını, yegane satın alanın Allah olduğunu söylüyordu. Keza Beled suresindeki “Fekku Ragabe” (kölelere özgürlük!) gibi ayetlere sık sık göndermede bulunuyordu.

Efendilerinden kaçarak harekete katılan kölelerin tekrar iade edilmesi için teklif edilen köle başına beş dinar tekliflerini reddediyor ve bu maceraya herhangi bir dünyevi gaye için girmediğini, amacının Allah rızası, özgürlük, adalet ve dindeki bozulmanın önüne geçme olduğunu söylüyordu.

Böylece giderek güçlenen hareket korsan eylemlere başladı.

Abbasi kuvvetlerine baskınlar düzenliyor, gemilere el koyuyor, efendilerin konaklarını basıyor, ele geçirdikleri ganimetleri kölelere ve yoksullara dağıtıyorlardı.

En şiddetli çarpışmalar zengin toprak sahibi efendilerinin yaşadığı Basra şehrinde oldu. Binlerce zenci köle şehre girerek her yanı yakıp yıktı. Zengin konakları, şatafatlı evler, lüks villalar ateşe veriliyor, kendilerine engel olmak isteyenler kılıçtan geçiriliyordu.

Öfkenin pimi çekilmişti.

Siyah öfke dalga dalga büyüdü, büyüdü…

Bataklığın ortasında kendilerine bir şehir kurdular: El-Muhtare…

‘Özgürlük kenti’ anlamına gelen el-Muhtare aynı zamanda onların merkeziydi. İmparatorlukta efendilerinden kaçan ve özgürlük isteyen binlerce köle buraya geliyordu.

Zenci lideri el-Muhtare’de oturuyor, hareketi oradan yönetiyordu. İsyan giderek yayılınca bölgedeki şehir, kasaba ve köyler teker teker onlara geçti. Basra, Ahvaz, Übulle, Abadan gibi şehirleri de hakimiyetleri altına aldılar.

El-Muhtare’de kendilerine özgü para bile bastırdılar.

Paraların ön ve arka yüzlerinde şunlar yazıyor: “Tek olan Allah’tan başka ilah yoktur. Muhammed b. Emiru’l-Mu’în… Allah’ın adıyla bu dinarlar 261 (873) senesinde Muhtara’da basıldı… Allah muminlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığı satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar… Muhammed Allah’ın elçisidir. Mehdi Ali b. Muhammed… Kim Allah’ın hükümleri ile hükmetmezse kafirlerin ta kendisidir. Dikkat edin Allah’tan başka hüküm koyan yoktur ve Allah’tan başka itaat edilecek yoktur…” (Bu paralar şu an Londra Biritishe ve Paris müzelerindedir).

Abbasi tarihçilerinin aşağılama ve suçlama dolu iddialarına rağmen zenci lideri gayet iyi niyetliydi. Hareketin  sivil halka değil; bizzat toprak sahibi efendilere ve bunları destekleyen Abbasi devletine karşı olduğunu bizzat tarihçi İbnu’l-Esir bile söyler.

Ancak Zenc hareketi köklü bir proğramdan yoksundu. Nitekim Ali b. Muhammed’e Karmati lideri Hamdan b. Karmat’ın “Sende asker var, ben de ise proğram (mezhep), gel birleşelim” diye mektup yazdığını görüyoruz. Ancak bu teklifin zenci lideri tarafından neden kabul edilmediğini bilmiyoruz.

Zenci liderleri hutbelerine başlarken daima “Allahu ekber, La hükme illa lillah” diye başlıyorlardı . Bayraklarına bu türden ayetler yazmışlardı. Ali b. Muhammed’in konuşmalarına ve kullandığı sloganlara baktığımızda Ezarika Hariciliği ve Şiî Zeydiliği arasında gidip geldiği görüyoruz.

Neden böyle olduğu gayet anlaşılabilirdir. Çünkü Ezarika Hariciliği İslam tarihinde eşitlikçi ve anarşist fikirleri ile tanınmış bir guruptur. Halife seçiminde zenci-beyaz herkesi eşit görürler. İmametin Emevî-Haşimî farketmez soya bağlı olmasını reddederler. Bu nedenle Şiîliğin verasete dayalı Ehl-i Beyt imamet anlayışı onlara terstir. Ezarika Hariciliği İslam tarihinde genellikle ezilen ve horlanan sınıfların eşitlikçi ve devrimci mezhebi olarak bilinir.

Zenc hareketinin Şiî imgeleri kullanmasının ise Şiîlikte yeryüzünü adaletle dolduracak ve kötülüklerden temizleyecek “beklenen mehdi” anlayışının ezilen halk kitlelerinde uyandırdığı yankı sebebiyle olduğu anlaşılıyor.

Kısa sürede onbinlerce zenci kölelin katılımı ile “Sahibuzzenc” (zenci kölelerin dostu/lideri/kurtarıcısı) haline gelen ancak kendisi bir beyaz olan Ali. Muhammed liderliğindeki bu hareket bataklık ortasına kurdukları özgürlük şehri el-Muhtare’de 14 yıl hüküm sürdüler. Vergi toplayıp civar şehir, kasaba ve köyleri kendilerine bağladılar. Efendilerinden kaçan binlerce köleden oluşan birlik ve orduları ile kurdukları şehirlerde ortaklaşacı bir üretim ve paylaşım düzeni yaratmaya çalıştılar. Büyük toprak sahipleri ve onların siyasi ve askeri koruyucusu merkezi imparatorluk (Abbasiler) ile defalarca üzerlerine kuvvet gönderilmesine rağmen ölesiye savaştılar.

Kendi kurdukları şehirlerde kısmî özgürlüklerine kavuşmuşlar ama düzenli bir proğramdan yoksun oldukları için tam bir yönetim de tesis edememişlerdi. El-Muhtare’de kurdukları düzen ortaçağ İslam dünyasının feodal geleneklerini tam aşamamıştı.

El-Muhtare’de kurulan yeni düzenin kısa sürede asıl amaçlarından uzaklaşarak, “karşı çıktığına benzeme” kadim hastalığına yakalandığını görüyoruz. Liderlerinin Abbasi sultanlarına özenerek şatafatlı hayat sürmeye başlaması üzerine bu sefer “içlerinden çıkan efendilere” öfke ve isyan sesleri yükselmeye başladı. Bir kez daha “acılar içinde doğan dinler ve devrimler, iktidara gelince rahat ve konfora gömülür ve yozlaşır” kuralı işlemekteydi… Sonra yine yeniden…

Zenc hareketinin devamı mahiyetindeki Karmatilerin el-Ahsa’da kurdukları şehre baktığımızda ise daha gelişmiş bir proğram ve eşitlikçi, ortaklaşacı bir düzen çabası görüyoruz. Öyle ki Karmatilerin dini, siyasi ve felsefi proğramları İslam tarihinde “İhvan-ı Safa” adıyla tanınmıştır. (Karmatileri başka bir yazıda ele alacağız).

***

Gelelim Zenc hareketinin ve liderleri Ali b. Muhammed’in akibetine…

Abbasiler, Saffari ve Tolunoğulları tehdidi ile uğraşmakta olduğundan, Zenc hareketine köklü bir çözüm üretememişlerdi. Nihayet el-Muvaffak komutasında düzenli bir ordu ile zencilerin eline geçen şehirleri bir bir kuşatmaya başladılar. Önce ambargo uyguluyor, aç ve susuz bırakıyor, iyice güçten düşürdükten sonra köyleri yakıyor, şehirleri tarumar ediyorlardı.

Böyle böyle Zenc şehirleri el-Mani’a, El-Mansura ve Ahvaz düştü.

Abbasi kuşatması Zenc başkenti el-Muhtare’ye yöneldi. Şehre giriş çıkışları kestiler. Ambargo bütün şiddeti ile günlerce devam etti. Var gücüyle asılan Abbasi ordusu şehri yok etmek, köleleri tekrar efendilerine teslim etmek ve köle liderini idam etmeyi kafaya takmış ve bunu bir “devlet gururu” haline getirmişti.

Bataklığın ortasında kurulan hareketin başkenti el-Muhtare’de günlerce göğüs göğüse çarpışmalar oldu. Onbinlerce köle “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmadığı” için ölümüne çarpışıyor, vuruşuyor, ölüyorlardı.

Abbasi orduları adeta öldüre öldüre bitiremediler.

Dört bir koldan şehre son bir saldırı düzenlediler. Taş üstünde taş bırakmamacasına zenci köleleri kılıçtan geçirdiler. Liderleri Ali b. Muhammed’in etrafında vuruşa vuruşa ölüyorlardı. Nihayet Ali b. Muhammed, Ömer Muhtar’ın yalnız kalma sahnesi gibi tek başına kaldığı bir anda yakalandı.

Kendisine eman verilmesine, isyan boyunca çok cazip teklifler yapılmasına, mağlubiyetin ucu görününce yakın adamlarından kendisini terk edenler olmasına rağmen teslim olmadı ve vuruşarak ölmeyi tercih etti.

Öldürüldüğünde 48 yaşındaydı. Kellesi kesilerek mızrağın ucuna takıldı. Bağdat’a getirilip meydanlarda günlerce teşhir edildi. Bağdat’ın ‘yeşil sarıklı olu hocaları’, kölelerin ve cariyelerin hizmet ettiği ‘yeşil saraylarda’ “vatan, millet ve servet düşmanlarını kahreyle ya Rabbi!” diye dualar etti.

“Bahçe sahipleri” huzura garkoldu.

Kölelerin kurduğu el-Muhtare’de ise gökyüzüne yükselen dumanlar akbabalara karıştı. Kan ve ceset kokusundan şehre girilemez oldu.

Şehri baştan aşağı yıktılar.

Cesetleriyle birlikte cayır cayır yaktılar.

Geride hiçbir kalıntı kalmasını istemediler.

14 yıl süren isyanda İbnu’l-Esir’e göre 500 bin kişi öldü.

Bugün zenci kölelerin Dicle ile Fırat’ın birleşip Basra körfezine aktığı yerde, çalıştırıldıkları şeker kamışı ve pirinç tarlalarının ortasında kurdukları ve adına ‘özgürlük kenti’ (el-Muhtare) adını verdikleri şehirden kalma hiçbir kalıntı yoktur.

Ne filmleri çekildi, ne romanları yazıldı, ne de tek bir ağıt duyuldu.

Adı: el-Muhtare idi.

İslam’ın kayıp şehri el-Muhtare…

(Tavsiye kitap bkz: Siyah öfke: Ortaçağ İslam dünyasında Zenci kölelerin isyanı, Mustafa Demirci, Çizgi yayınları, 2005, İst.).

http://ihsaneliacik.wordpress.com/

26 Ocak 2010 Salı

Askeri Darbeleri Aslında Kimler Yapar ?



28 Haziran Pazar sabahı şafak sökmeden hemen önce 200 kadar asker başkanlık sarayını sardı. Korumaları safdışı bırakan askerler, kilitleri ateşli silahlarla parçalayıp, devlet başkanının yatak odasına girdiler. Ellerini kelepçeledikleri devlet başkanını yatak odasında yere yatırdılar. Bir cunta geleneği olarak, devirdikleri liderin moral ve direnme gücünü kırmak için aşağılayıcı küfürler edip tekmelemeye başladılar.


Elbiselerini giymesine bile izin vermedikleri devlet başkanını bir askeri araca bindirerek askeri havaalanına götürdüler. Birkaç saat önce yatağında uyuyan Honduras devlet başkanı Jose Manuel Zelaya, Kosta Rika'ya giden uçakta pijamasıyla oturmuş, "muz cumhuriyeti" olmanın ağır bedelini düşünüyordu.

Orta Amerika'nın en fakir ülkesi Honduras, Obama’nın canlı yayında eliyle sinek öldürmesine kadar, 15 dakikalık şöhret tahtına oturacağı güne böyle başladı. Üçüncü dünyanın bir bölümü darbelerini postmodernleştirerek demokratik gelişmişlik piyesleri oynarken, Honduras, demokrasiye geçtiği 1982 yılından tam 27 yıl sonra bir kez daha “klasik model” darbe yaşıyordu. Gel gör ki, bir muz cumhuriyetinde bile artık darbenin kolayca yapılamadığı bir dünyada yaşıyoruz. Honduras cuntası da, darbenin ilk saatlerinden sonra hemen sürrealist, empresyonist, postmodern şaklabanlıklarla takiye yapmaya, darbeye “anayasa krizi” vs gibi isimler takmaya yeltendi.

Ama sonuçta “muz orta” bir darbeydi. Özgürlükler ve sivil haklar, kamu güvenliği bahanesi ile sınırlandırıldı. Kitlesel gözaltı furyası başladı. Apoletli şirket medyası tören duruşuna geçti. Muhalif medya üzerinde namlunun gölgesi dolaşmaya başladı. Ülkenin zenginliğini elinde tutan çoğu Amerikan büyük şirketler ve “Honduras’ın 10 ailesi” derin bir nefes aldı. Bir parça sosyal demokrasi ile sofralarında umutları artan fakirlere ve kızılderililere ise yaşam kalitesi umudu yerine “güvenlik, senin neyine yetmiyor Rodrigo” çıkışması kaldı.

Üzerinden nerdeyse 6 ay geçti. Şimdi durup dururken, Honduras halkı ile Honduras Silahlı Kuvvetleri arasına fitne sokmak için yazmıyorum bu mektubu. Geçen hafta Honduras “darbe” meclisinin kararı ile kemale erdi bu müdahale. Bu sebeple, darbe yoluna bariyer olarak “bu çağda darbe olmaz” lafından başka birşey koymayanlara manşet oldu. “Honduras işte eti ne butu ne?” demeyin ne olur. Daha mühim bir işiniz yoksa sizi Honduras’a kadar gidip “vay be” toplayıp gelmeye davet ediyorum.

Bienvenidos a la República de la Banana

Yani ki, "Muz cumhuriyetine hoş geldiniz." Mektup arkadaşlarımla kısa bir süre önce "muz cumhuriyetlerinin gayrıresmi tarihini" konuşmuştuk. Teferruatına girmeyeyim. Honduras ilk “muz cumhuriyeti”dir. Honduras’ın 20’nci yüzyıl boyunca ihracatının yüzde 60’ı muzdu. Ve bunun nerdeyse tamamını bugünkü adı Chiquita olan ABD merkezli Birleşik Meyve Şirketi (UFC) yapıyordu. Honduras’ın ABD ile bağı muzdan ibaret değil. Honduras’taki yabancı yatırımın üçte ikisinden fazlası da ABD’den. Yine, ABD’nin Güney Amerika’daki tek askeri üssü de Honduras’ta bulunuyor. Honduras, son iki yıla kadar hep ABD’nin bölgedeki en iyi müttefiklerinden biri olageldi. Öyle ki, bu ülke ABD’nin savaş gemilerine takılan isimler gibi, “USS Honduras” diye anılıyordu.

Ancak 2008 başından itibaren Honduras ABD ilişkilerinde soğuma başladı. Honduras devlet başkanı Zelaya, “devlet başkanı olmakla yetinmek" yerine "devlet başkanlığı yapmaya" kalktı. Halkın gelir seviyesini yükseltecek alternatif kaynaklar aramaya başladı. Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez 2008 Ocak ayında ilk defa Honduras’ı ziyaret etti. Bu ziyaret iki ülke ilişkilerinden yeni bir dönem başlattı. Ben, “Venezuela, Latin Amerika’nın İran’ı konumunda” diyeyim, hatta “Küba’dan daha İran” diyeyim siz de haklı olarak “malumu ilam israfı kelam” deyin.

Aynı günlerde Honduras, Venezuela öncülüğünde oluşturulan Petrocaribe’e katılacağını duyurdu. “Venezuela’dan alacağı petrolün yüzde 60’ının parasını 3 ay sonra ödemek, kalan yüzde 40’ın parasını ie 25 yılda ödemek” gibi Honduras milli menfaatine son derece uygun bir anlaşma yaptı Zelaya. Honduras, dünyanın 5’nci büyük petrol üreticisi olan Venezuela’dan günde 25 bin varil petrol almaya başladı.

2008 Mart ayında ABD Gıda İdaresi, inceden kulak çekme eylemi olarak nitelendirilen yumuşak bir bilek hareketiyle Honduras kavunlarına ithal yasağı getirdi. Bu yasak Zelaya’yı kızdırdı. Chavez, Honduras’ın elinde kalan tüm kavunları Venezuela’nın satın alacağını duyurdu.

Bundan 3 ay sonra darbeden tam bir sene önce ABD’nin Honduras büyükelçisi Charles Ford, kendisini tehdit altında hissettiğini söyledi. Büyükelçinin hal ve hareketlerinden iyice rahatsız olmuş olan Zelaya, açıklamayı “barbarca” diye niteledi ve özür dilenmesini istedi.

Zelaya, darbeden 11 ay önce Honduras’ın Amerika Halklarının Bolivarcı Birliği’ne(ALBA) katılacağını açıkladı. ABD düşünce kuruluşlarında ve ana akım medyasında Honduras’ın ABD ekseninden Venezuela eksenine kaydığı yorumları çıkmaya başladı.

2009 yılı bahar aylarında Zelaya, Honduras’ın en son 1982 yılında darbeci askerlerce yapılan mevcut Anayasasında değişikliği gündeme getirdi. Zelaya, Meclis’te Anayasa değişikliğini yapacak desteği bulamayacağını görünce, değişiklik yapılıp yapılmamasını ve bir Anayasa Meclisi kurulup kurulmamasını halka sormaya karar verdi. Çıkarları “anaysasal güvence” altına alınmış Honduras elitleri ve yabancı şirketler, anayasa değişikliğine karşı “rejim elden gidiyor” vaveylası koparmaya başladı.

Honduras yasalarına göre Honduras ordusu seçim ve referandumlarda sandıkların güvenliğinden sorumlu. Honduras’ın güvenliğinden de önce Honduras için uygun görülen rejimin bekçiliğini yapmakla görevli ordu anayasa değişikliğine şiddetle karşı çıktı. Honduras hava kuvvetleri komutanı, sandıkları ülke geneline dağıtmayı reddetti. Bunun üzerine komutanın görevden alınacağı söylentisi çıktı. Zelaya daha sonra komutanı görevden almadığını duyurdu ancak kargaşa başlamıştı. Anayasa değişikliğini destekleyen sivil güçler, gönüllü olarak sandıkların dağıtımını üstlendi. Referandum 28 Haziran günü yapılacaktı. Zelaya’nın yatağından çıkarılarak pijamayla bindirildiği uçakla Kosta Rika’ya postallandığı gündü bu.

Darbe öncesi özetleri dinlediniz. Şimdi ağır çekimde pozisyonun bir de kale arkası çekimlerini seyredelim de siz de maksadımın “Honduras halkı ile Honduras silahlı kuvvetlerinin arasını açmak mı” yoksa, “darbelerin gerçekte kimlerce yapıldığını ifşa” mı olduğunu takdir edin.

Ki bence bu darbede Honduras askeri zurnanın son deliği. Benimki de laf. Bütün darbelerde asker zurnanın son deliği. Darbelerden sonra sokaklar asker dolar ama bütün darbelerde sokakta gördüğümüz askerin “darbenin asıl gayesi” ile alakası da sokakta ensesine çöktüğü sivilden çok fazla değil. Darbe mağduru koskoca bir ülkenin “cuntanın” pişirdiği “vatan millet edebiyatını” yiyebilmesi ise onun da ordusunun da asıl trajedisidir. Honduras, vatandaşlık dersinde, “darbeleri kim yapar” sorusuna en doğru cevabı veren arka sıra öğrencisidir.

Bakın kimler yaptı Honduras’ta darbeyi?

Orduya iliştirilmiş generaller

Zurna peşrevime “zırt” dediği yerden başlayayım da sonu belli filme benzemesin. Bir askeri darbeyi pişirmek için tabii ki en başta iyi haşlanmış kifayetsiz muhteris ve “ebedemded” birkaç generale ihtiyaç var. Niçin? Çünkü, ham olmayan olgun bir general asla cuntacı olmaz da ondan. Ben okuduğum dinlediğim gördüğüm hiçbir cunta generalinden “insanlığın evrensel değerleri” adına tek bir damla kayda değer laf, fikir, düşünce, tefekküre şahit olmadım. Mütefekkir tek bir cuntacı general yok tarihte. İnsani karakteri sağlam hiçbir subay, hiçbir general cuntalara katılmaz, darbe peşinde koşmaz.

Sizden iyi olmasın kıymetli ustam Borges “emir alma ve emir vermeyi” çocukluğa özgü bir davranış olarak gösteriyor ve ekliyor; “Bu da askeri diktatörlerin neden olgunlaşmamış insanlar olduklarını açıklayan şeydir”. Ülkenin her meselesini emir komutayla çözeceğini sanan çocukluktan çıkamamış bir cunta şefini yönlendirmek ise dünyanın kudretlileri için çocuk oyuncağı.

Cunta şeflerinin bir özelliği ise işbirliğidir. Her cuntanın muhakkak bir “dış desteği (kibarca ifadesi ile)” vardır. Dünya Honduras darbesini genellikle Anglo Sakson medya aracılığıyla takip etti. Bu medya tavrı da piyesimizin “cast” listesinde ama şimdilik şu ilgili kısma dikkat çekeyim.

Anglosakson medya darbeyi yöneten generalleri gündeme getirmemeye özenle dikkat etti. Oysa ki darbe şefi Hava Kuvvetleri Komutanı Romeo Orlando Vásquez Velásquez başta olmak üzere General Juan Melgar Castro ve General Policarpo Paz Garcia’nın ortak özelliği üçünün de SOA mezunu olması. SOA yani “School of the Americas” yani “Amerikalar Akademisi”. ABD’nin Georgia eyaletinde kurulu bir yabancı subay eğitim okulu.

Her yıl Güney Amerika’dan 600 subayın eğitildiği bu okul, 1954 Guatemala darbesiyle başlayan Güney Amerika darbelerinin tüm yöneticilerini, işkencecilerini yetiştirmesi sebebiyle ABD’de “School of Coups (darbe akademisi)” olarak anılıyor. Mezunlarının işlediği cinayetlere ve yaptığı işkencelere kamuoyu tepkisi yükselince 2000 yılında kapatıldı ancak Bush, okulu “Western Hemisphere Institute for Security Cooperation” adıyla yeniden açtı.

ABD Kongresinde bu okulu bir daha açılmamak üzere kapatmayı amaçlayan iki kanun tasarısı görüşülmeyi bekliyor. Massachusetts milletvekili James McGovern’ın “HB 2567” numaralı yasa teklifi, SOA’nın işkence klavuzluğunun ve okulla bağlantılı tüm istismarların soruşturulması için komisyon kurulmasını istiyor.

Amerikan Milli Müdafaa Yetki Kanununda değişiklik teklifini içeren ikinci tasarı ise dünyadaki birçok cuntacının yüreğini hoplatacak cinsten; “SOA’da bugüne kadar eğitim görmüş, bütün yabancı subayların, rütbeleri, geldikleri ülkeler, ve aldıkları kursların kamuoyuna açıklanması” isteniyor. ABD, hala SOA kursiyeri dünya subaylarının listesini dahası bu okulun müfredatını kamuoyu ile paylaşmayı reddediyor.

SOA’nın faaliyetlerini deşifre için yıllardır amansız bir mücadele veren vicdanlı Katolik rahip Roy Bourgeois bu amaçla kurduğu “SOA Watch (SOA Takip)” sitesinde, SOA’nın buzdağının görünen yüzü olduğunu iddia ediyor. Her yıl dünyanın 150 ülkesinden 100 binin üzerinde asker ve polisin ABD’deki 275 askeri okulda kurslara ve eğitime alındığını açıklayan Uluslararası Af Örgütü de başta SOA olmak üzere bu okullardan birkaçını istismar iddiaları sebebiyle yakın takibe almış durumda.

Aslında bu SOA mevzusu çok darbe götürür de ben şimdi sizi Honduras’ta nizamiye önüne bırakıp Amerika’da dolaşmak istemiyorum. Başkent Tegucigalpa sokaklarına geri dönelim ve darbe sonrası dolaşan yabancı askerlere kimlik soralım. Geldikleri ülkeye bakıp, “E tabi yani kambersiz düğün İsrailsiz askeri cunta mı olur?” diyelim.

Can güvenliğini tehlikeye atarak açıklamasını dünya basınına duyurmaya çalışan Honduras İnsan Hakları Komisyonu(CODEH) başkanı Dr. René Andrés Pavón, Honduras askeri ve polis gücünün darbe sonrasında İsrailli komandolarca “sivil direnişe” karşı eğitilmeye başlandığını açıkladı. Pavon, İsveçli gazeteci ağabeyim Dick Emanuelsson’a (ki Honduras darbe sürecinde muhteşem gazetecilik yaptı. Kendisine bir alkış lütfen) yaptığı açıklamada, “İsrailli subaylar, Filistinler üzerindeki tecrübelerini Honduras güçlerine öğretiyorlar” dedi. Daha ne desin…

Darbenin birazdan daha ayrıntılı bahsedeceğim sivil kanat lideri Roberto Micheletti de, ilk açıklamalarından birinde İsrail’in darbe hükümetini fiilen tanıyan ilk ülke olduğunu ve resmen tanımak için de ortamın müsait olmasını beklediğini söylemişti.

Sabıkalı bir ordudan, halkını dövme sindirme ezme eğitimi alan Honduras ordusu milli olmanın neresinde durur? Hiçbir yerinde. Honduras ordusu Honduras halkının çıkarlarını ve güvenliğini korumak için değil, ülkedeki mevcut ekonomi-politik düzeni bekçisi olarak eğitiliyor. “Honduras’ın kudretli albayı” Herberth Bayardo Inestroza, darbeden sonraki haftada (3 Temmuz 2009)Miami Herald gazetesine gayet net şekilde, “Aldığımız eğitim gereği solcu bir hükümetle çalışmamız çok zor. Bu imkansız” diye konuşacaktı. Zelaya'nın "solculuğu” neyin solculuğu ayrıca bahsedeceğim.

Seçimle iktidara gelmesi imkansız politikacılar

Darbe günü öğleden sonra Honduras Kongre Başkanı Roberto Micheletti, ülke meclisini özel gündemle topladı. Böylece darbenin en büyük elebaşının ülkenin en "baba" politikacısı olduğu ortaya çıktı: Meclis Başkanı Roberto Micheletti.

İtalyan kökenli Micheletti, 1980'li yıllardan beri ülke politikasında etkisi olan bir isim. Daha da ilginci kendisi de 1963 yılında bir askeri darbe mağduriyeti yaşamış 27 gün tutuklu kalmış. Kendisinin en ateşli destekçileri de dahil kimse bu adamın karakterine kefil olmaz. Ama gel gör ki Honduras politikasının damarlarında durmaksızın dolaşmaya yetecek de “gizemli” bir gücü var. Kendisiyle ilgili bilgileri okudukça bana fena halde bazı "politikacıları" hatırlatıp rahatsız ediyor. Misafirimsiniz bu eziyeti size de yaşatmayayım şimdi.

Şu kadarını diyeyim ki 2005 senesinde Zelaya, kendi partidaşı olan bu Micheletti esnafına karşı üçte iki çoğunlukla parti içi adaylık mücadelesinde seçilmeyi başardı. Micheletti 2008 senesinde ikinci denemesinde de partinin başkan adaylığını Devlet Başkanı yardımcısı Elvin Santosa karşı kaybetti. Yani 29 Kasım 2009’da devlet başkanı olma hayali de suya düş(müş)tü. Darbe süreci olmasaydı, Honduras’ın şimdiki devlet başkanı Micheletti değil Santos olacaktı.

Yani çıkar çevrelerinin “makul lideri” adamımızın, seçimle işbaşına gelme ümidi kalmamıştı. Darbe sonrası Honduras Savunma Bakanlığından dışarıya sızan ıslak imzalı bir belgede ise İtalyan kökenli yandan çarklı politikacı Micheletti, Kolombiya’nın ünlü kokain çetesi Cali Karteli’nin üyesi olarak gösteriliyor. Micheletti’nin ABD’de de çok özel dostları var der burayı da hızla geçerim.

İş bu Micheletti'nin başkanlığında özel gündemle toplanan Meclis'te Devlet Başkanı Manuel Zelaya'nın istifa ettiğine dair mektubu okundu ve Meclis Başkanı olduğu için Micheletti devlet başkanı oldu. Tabii ki Zelaya istifa etmemişti. Mecliste okunan istifa mektubu tamamen düzmeceydi. Evrensel gerçektir; Darbe sadece hukuku değil ahlakı da rafa kaldırır. İşte bu Meclis, geçen hafta halen başkentteki Brezilya Büyükelçiliğinde saklanan devrik başkan Zelaya’nın kalan 2 aylık görev süresini tamamlaması oylamasında darbecilerin yanında saf tutarak karşı çıktı ve darbe sürecinin başarıya ulaştığını resmen onaylamış oldu.

Yanaşık medya

İyi bir darbenin en etkili “karakter” oyuncusu “yanaşık düzen medyası”dır. Neredeyse bütün Honduras ulusal medyasının sahibi, ülkeyi fiilen ellerinde tutan birkaç aile. Bu “cuntaya yanaşık medya” firesiz şekilde, göz yaşartıcı bir düzen ve intizam içinde darbeyi destekledi. Darbe destekçisi medya darbeye, "önleyici müdahale (golpe profilactico)" adını takarak estetize ettiler. Güya, ordu, "kötü gidişata dur demişti".

Misal, ülkenin en büyük gazetesi La Tribuna şanına yakışır şekilde darbenin de en büyük destekçisi oldu. Gazetenin sahibi Carlos Flores Facussé (ki kendisi 1998 – 2002 seneleri arasında devlet başkanlığı da yaptı) Micheletti’nin çok yakınıdır ve cuntanın perde arkası liderlerinden biri.

Sadece Honduras’ta değil Orta Amerika’nın diğer ülkelerinde de basılan El Heraldo ve La Prensa gazetelerinin sahibi Canahuati Jorge Larach da mevzideydi. Bu El Heraldo gazetesinin darbe sürcinde bir de evlere şenlik “tehlike” yakınması var ki anlatmasam olmaz. Darbeden sonraki günlerde bu gazetenin binalarından birine iki adet “faili meçhul” molotof kokteyli atıldı. Zelaya yanlılarını suçlayan cuntacı gazete, “özgür basının susturulmak istendiği” kampanyası başlatarak yağ gibi üste çıktı.

Oysa aynı günlerde ülkede olup biteni “olduğu gibi” yansıtmaya çalışan gazeteciler, kimliği belirsiz sivil giyimli şahıslarca kaçırılıp işkence görüyor, birçok yerel muhalif gazete, radyo kapatılıyordu. El Heraldo, “özgür basının darbe karşıtlarınca susturulmak istendiğini” iddia edebildi ve bu tehlikeden medyayı koruduğu için orduya teşekkür etti.

Daha geçen ay Honduras’ta dolaşan ve gözlemlerini çok çarpıcı şekilde kaleme alan Harpers dergisi yazarı William Finnegan, darbe muhalifi El Libertador gazetesinin muhabirleriyle ancak kafelerde buluşabildiğini aktarıyor. Çünkü gazetelerinin binalarında can güvenlikleri yok. Her biri bilgisayarıyla şehrin bir kafesinde çalışıyor.

Elbetteki küreselleşen dünyada küresel haber kaynaklarının darbeyi yansıtma şekli de çok önemli. Dünya, genel olarak Honduras’ı, NY Times, AP gibi Amerikan kaynaklardan takip etti. Ne yazık ki kürenin medya devleri demokrasi dersinde 10 üzerinden buçuk aldılar. Buçuk, ülkenin adını doğru yazdıkları içindi.

Söz konusu medyanın, Güney Amerika’daki politik düzene bakışında 1964 Brezilya darbesinden beri hiçbir şeyin değişmediğini görmek çok umut kırıcı. 1 Nisan 1964 günü Brezilya’nın devlet başkanı João Goulart’a karşı yapılan darbe de aynı medyaca, “Anayasal demokrasinin zaferi” olarak yansıtılmıştı. Goulart, Brezilya’yı Küba’laştırmak isteyen “çılgın bir solcu” olarak lanse edilmişti. Oysa tıpkı Zelaya gibi sosyalistlikle solculukla alakası olmayan bir çiflik sahibiydi. Gerçi artık Küba ve Castro suçlamasının yerini Venezuela ve Chavez suçlaması aldı. Goulart ve Zelaya’nın küresel “haber” kaynaklarını çok kızdıran “ortak suçlarına” da gelecem. Ama şimdi darbenin dizginleri elimden kaçmasın diye uğraşıyorum.

ABD, Brezilya darbesine karıştığı iddialarını hep reddetti. Ta ki 31 Mart 2004’te zamanaşımıyla açılan Ulusal Güvenlik Arşivi belgelerinin, Başkan Johnson’ın da, CIA’in de Pentagon’un da darbeye gırtlaklarına kadar karıştığını ortaya çıkarmasına kadar. New York Times gazetesi 1964 darbesini, 3 Nisan 1964 tarihli başyazısında “barışçı devrim” diye nitelendirmişti. Goulart’ı anayasayı değiştirerek görev süresini uzatmaya çalışmakla itham etmişti. Newsweek, Time ve NY Times, 1964 yılında “Darbe mağduru yönetimi Brezilya anayasasının temelleriyle oynamakla” suçladıkları cümlelerin nerdeyse aynısını Zelaya için de kullandılar. Ne o zaman ne de bugün bu korkuyu haklı çıkaracak tek kanıtları olmadığı halde.

Güney Amerika’nın 55 yıllık darbe tarihine baktığımda hep aynı ürpertici darbe gerekçesini buldum. Devlet başkanlığına seçilmiş kişi, ve seçilmişlerin anayasa değişikliğini engelleme. Bu darbelerin en kötüsü olan 1973 Şili darbesi de Batının “büyük” medyasınca, Ulusal Meclisçe onaylanmış “yasal” bir müdahale olarak yansıtıldı.

Honduras darbesini de söz konusu medya, “askeri bir darbe” olmaktan çok bir anayasa krizi gibi yansıtmaya özel özen gösterdi. Darbecilerin kurduğu kukla hükümet, New York Times gazetesince “yeni hükümet (8 Temmuz)” , “Geçici hükümet (6 Temmuz)” gibi ifadelerle legal bir oluşum gibi sunuldu. AP de, abonelerine “Geçici Hükümet” olarak tanıttı cunta hükümetini. Bu kaynaklar, “coup leaders (darbe liderleri)” “coup government (darbe hükümeti)” ve “de facto rulers (fiili idare)” gibi terimleri dünyanın önemsiz buldukları yerlerindeki darbeci yönetimler için rahatlıkla 1 milyon kez kullandılar oysa.

Honduras’ta “darbe” yerine “anayasa krizi” olduğunu iddia edenler, televizyon ve radyoların neden polis yerine askerlerce basıldığını, devlet başkanının neden askerlerce “tutuklandığını” ve benzeri soruları topsuz alana atarak vakit kazanmaya çalıştılar.

Devletten geçinmeye alışmış işadamları

Darbelerin en önde gelen üyelerinden olmalarına rağmen kameralardan en uzak kalmayı başaran cunta üyeleri bu işadamı kılıklı asalaklardır. Muz cumhuriyetlerinin hepsinde vardır bu işini bilen adamlardan. Ben şahsen bir darbe araştırması yaparsam önceparayıtakip ederim. Diğer bütün faktörlerden cuntanın asıl sahipleri ile ilgili zayıf da olsa yanlış adrese çıkma ihtimali vardır ama para da bu ihtimal yoktur. Paranın izi hep darbenin gerçek sahiplerine götürür. Ben demiyorum Honduras diyor. Honduras darbesi çok önemli bir şey daha diyor: Para, kurtla kuzuyu bile aynı cuntada birleştirir.

Harpers yazarı William Finnegan, geçtiğimiz Kasım ayında Honduras izlenimlerini yazarken kaldığı otelin karşısındaki duvarlardan birindeki bir duvar yazısını aktarıyor; “Vatanın için bir şey yapmak istiyorsan bir Arap öldür!”. Doğrusu ben ilk başta Honduras darbesiyle bağ kuramadığım bu şiddet çağrısının sebeplerini araştırırken öğrendiklerimle çok şaşırdım. Fakir Honduras’ın zenginlerinin çoğu Filistin kökenli Honduraslılar. Bunların çoğu da vaktiyle buralara göçen Hıristiyan kökenli Filistinliler. Bir Güney Amerika geleneği olarak “Turcos” diye anılıyorlar. Honduras’ın kaymağını Filistinli bu asalaklarla beraber yiyen diğer asalak işadamı grubu kim biliyor musunuz; Yahudi kökenli işadamları.

Hıristiyan Filistinliler ile Yahudilerin pek de iyi geçinemediğini yakın şahitliklerimle biliyorum. Ama işte para hırsı dünyanın her yerinde pek iyi geçinemeyen Filistinli ve Yahudileri Honduras’ta aynı cuntada müttefik yapmış.

Honduras ekonomisi yabancı şirketlerden geriye kalan 10 ailenin elinde. Ülkenin Davut Tataroğlu’su Carlos Flores Facussé’yi ve diğer medya baronu Jorge Canahuati Larach’ı söylemiştim. Darbecilerin yanında saf tutan geri kalan işadamları ise Honduras’ın zenginliğinin yüzde 90’ını kontrol altında tutuyor.

Konuyla ilgili detaylı araştırma yapmak isteyen dostlarım için, (baron diye hitap edeceğim) bu ailelerden bir bukle sunmak isterim: Üretici baronları José Rafael Ferrari ve Juan Canahuati; finans baronları Jaime Rosenthal ve Camilo Atala, kereste baronu José Lamas, enerji baronları Fredy Nasser, Schucry Kafie ve Jacobo Kattán, şeker baronu Guillermo Lippman ve inşaat baronu Rafael Flores.

Ama biri var ki özel dikkat çekmek isterim. Miguel Facussé. Yukarıdaki Tataroğlu ile aynı soyadı mektubumun uzunluğundan henüz dikkati dağılmamış olanlarınızın dikkatini çekmiştir. Evet, bu gizemli Miguel yukarıdaki Tataroğlu Facusee’nin amcası. Ülkenin tüm termal enerjisini elinde tutan Fredy Nasser da Miguel’in damadı. Miguel, sadece Honduras’ın değil, Orta Amerika’nın en zengin ve güçlü kişisi. Ama ortada olmayı pek sevmiyor.

Şimdi bütün bunların “her işadamını düşman gören marjinal bir solcu zırvası” olarak görülme ihtimaline binaen diyeyim, bana ve saz arkadaşlarıma inanmayanlar Alman Friedrich Ebert VakfınınOrta Amerika’da Güç Grupları ve Gerçek Entegrasyon” başlıklı raporuna baksınlar.

Tabi burda önemli bir aktör de uyuşturucu kaçakçılığı. “Tozcular” Honduras’ta çok güçlü. Darbecilere selam duran Meclis’te çok sayıda milletvekili koltuğunu bu para ile elde etmiş. Elbette darbeciler uyuşturucu ticaretini sona erdirmeyecek. Hangi Honduraslı büyük işadamları ve politikacıların bu trafiğin musluklarında muslukçu başı olarak çalıştığını ise yazamam. Honduraslıların yoğun yaşadığı bir mahallede yaşıyorum. Bizimki de can.

Honduras Bağımsız Üniversitesinde siyaset bilimi hocamız Ernesto Paz, IPS’e 15 Aralık’ta yaptığı açıklamada teşhisi damardan yapıyor: “Hem ekonomik elitler hem de uyuşturucu tüccarları konumlarını sürdürmeyi krizler içindeki kırılgan bir demokrasiye borçlular”. Tedavi de aynı damardan: Sivil toplumu güçlendirmek ve bilinçlendirmek.

Devrik lider Zelaya bu elit gruptan gelmiyordu. Esmer “gara” bir Honduraslıydı. Zaten, fındığın içini yakmış da boyamış gibi duran bıyıklarına bakan anlar bunu. Çiftlik sahibiydi. Ve bu “elit” aileler, Zelaya’yı hiçbir zaman kendilerinden görmediler. Yani hep tehdit gördüler.




Ve Zelaya, uydu devletlerin idarecileri için öngörülen “ölümcül 7 kusurlu hareketten” en büyüğünü işledi. Refahı, tabana da yaymaya kalktı. Honduras’ın öz ülkesinde paryalık yapan yüzde 90’ına bir parça yaşam kalitesi getirecek ekonomik düzenlemeler yapmaya kalktı. En önemli adım olarak asgari ücretlere Honduras tarihinde görülmemiş oranda zam yaptı. Az önce (haklısınız ne azı, epey oldu) 1964 Brezilya darbesinden bahsetmiştim. Çok yıllar sonra ortaya çıktı ki darbenin en önemli sebeplerinden biri Brezilyalı lider Goulart’ın da darbeden kısa bir süre önce asgari ücrete zam yapması ve gelir dağılımındaki büyük uçurumu kısmen de olsa azaltmayı hedeflemesiydi. Meğer paranın efendilerini ne kadar kızdırmış. O döneme arşivlerde bakarken, asgari ücret zammını geri alan ve IMF programlarını uygulamaya koyan darbecilere küresel medyanın yaptığı övgüleri görünce midem bulandı.

Madem parayı takip mühim 1973 Şili darbesine de bakalım. Hala bu darbeyi Pinochet’nin yaptığını sananları görünce üzülüyorum. General Pinochet de bütün darbe liderleri gibi bir kuklaydı. “Vatansever” Şililere liderlik ediyordu güya. Yıllarca bu darbede Kissinger rolü bir “solcu zırvası” olarak reddedenler atmosferimizi kirlettiler. CIA’in 2000 yılında yasa gereği kamuoyuna açıklanan zamanaşımı belgeleri, bu darbenin bir Kissinger ve ITT darbesi olduğunu ve CIA’nin de bütün süreci yakından bildiğini ortaya koydu.

ITT yani International Telephone and Telegraph şirketi, New York merkezli bir PTT şirketiydi ve tarih itibarı ile Şili’nin PTT’si Chitelco’nun yüzde 70’inin sahibiydi. E tabi bir de Şili’nin en büyük sağcı gazetesi El Mercurio’nun. CIA belgelerine göre, Allende muhaliflerinin askeri darbe hazırlık masraflarının tamamını bu ITT şirketi sağlamış. O dönemde bu darbeyi uluslararsı şirketlerin, Kissinger’in yaptığını söylemek komplocu bakış sahibi olmak demekti birilerine göre. Çünkü ABD Dışişleri Bakanlığı Yardımcısı Jack Kubisch, darbeden sadece 9 gün sonra 20 Eylül 1973 günü Kongre’deki mülakatında, “Baylar mümkün olan en açık şekilde ifade etmek isterim ki 11 Eylül darbesinden önce bu girişimden en küçük bir haberimiz yoktu.” demişti. CIA’nin zamanaşımı ile kamuoyuna açıklanan belgelerinden biri ise darbeden 1 gün öncesine ait. 10 Eylül 1973 tarihli belgede Şili’de 1 gün sonra olacaklar şöyle anlatılıyor: “Darbe 11 Eylül günü başlayacak. Ordunun 3 kuvveti ve Carabineros (Şili jandarma gücü) darbeye katılacak. Darbe duyurusu saat sabah 7’de Radio Agricultura’dan okunacak”. İyi ki ABD’nin haberi yokmuş. Her halde 12 Eylül tarihli memo’da da “our boys have done it” yazıyordur. Kendi halkına karşı uluslararası menfaat şebekelerine hizmet ederken utanmazca vatanseverlik cakası satanların kirli yüzlerinin devamını okumak isteyen mektup arkadaşlarım Amerikan devletine ait http://foia.state.gov/Reports/HincheyReport.asp#17 adresinden devam edebilir. Benim bitirmem gereken bir darbe daha var.

Bu asgari ücret mevzusu mühim. Misal daha 5 sene önce 2004 Şubatında Haiti devlet başkanı Jean-Bertrand Aristide de asgari ücrete zam yapmaya kalktı da kendini bir anda bir ABD askeri uçağıyla Amerikalı askerlerin eşliğinde Güney Afrika’ya sürgüne giderken buldu. ABD uçak kısmını kabul etti ama darbe kısmına karışmadığını iddia etti. Aristide ise Amerikan askerlerince “kaçırıldığını” iddia etti.

Haiti, asgari ücret darbesinden 5 yıl sonra bu ay, asgari ücreti “günlük” 1,75 dolardan 3 buçuk dolara çıkarmayı tartışıyor. Sevsinler anayasal düzeninizi.

“Confessions of an Economic Hit Man (Bir ekonomi tetikçisinin itirafları)” adlı kitabı ile tam bir buçuk yıl New York Times’ın en çok satanlar listesinde kalmayı başaran ekonomist John Perkins, geçtiğimiz aylarda gezdiği Orta Amerika’dan ibret çantası şişkin dönen bir başka gözlemci. Perkins, Honduras’ın devlet başkanı Zelaya’nın darbeden birkaç ay önce asgari ücrete yüzde 60 oranında zam yapmayı gündemine almasının bölgenin ekonomik dengelerine yaptığı çarpıcı etkiye dikkat çekiyor. Zelaya’nın asgari ücret zammı girişimine ilk savaş açanlarsa iki tanıdık muz şirketi; Biri Chiquita ki birkaç mektup önce hikayesini paylaşmıştım. Diğeri ise bugünün muz devi Dole. Bu iki Amerikan şirketinin Zelaya’ya karşı başlattığı savaşa Honduras’ın mezkur tekstil, üretici ve ihracatçı baronları da katıldı.

Panama’daki bir banka yöneticisi Perkins’e diyor ki, “Her çokuluslu şirket bilir ki, eğer Honduras asgari ücreti yükseltirse, Latin Amerika’nın ve Karayiplerin geri kalanı da bunu takip eder. Haiti ve Honduras kıtanın asgari ücretinin asgari limitini oluşturur her zaman. Şirketler, kıtadaki ‘solcu ayaklanma’ olarak nitelendirdikleri gidişata dur demeleri gerektiğine inandılar. Zelaya’yı devirerek, kıtadaki tüm liderlere, ahalinin yaşam standardını yükseltmeyi hedefleyen ekonomik politikalara yönelmelerinin neticesi konusunda gözdağı verdiler.”

Darbeyi yalanlar yapar

1950’li yılların başında başlayan ve maalesef hala devam edegelen darbeler zincirinin en önemli özelliği büyük bir yalan bombardımanıyla beraber gelmeleri. Yalanlar da, tıpkı generaller, işadamları ve medya gibi darbelerin olmazsa olmazları.

Dünyanın darbe mağduru coğrafyasının bir bölümünde, “Şeriata gidiyoruz yalanı kullanılır” diğer yarısında ise “komünizme gidiyoruz” yalanı. Wall Street Journal gibi güya küresel gazeteler bile Honduras devlet başkanı Zelaya’yı solcu lider olarak tanıttılar. Tamamen yalan. Zelaya, 2006 yılında sağa çeken bir lider olarak seçildi ve halen de sağa meyillidir. “Solculuk” Güney Amerika’nın “korku canavarı” olduğu için devrilecek lider ilk önce solculukla damgalanıyor. Zengin bir çiftlik ağası olduğu da yalan. Harpers’tan William Finnegan, Honduras’ta Zelaya’nın çocukluktan beri arkadaşları kızları ve onu tanıyan herkesle de görüşmeyi başardı. Bir arkdaşı, dünya basının da Zelaya’nın “solcu lider” olarak tanıtılmasına çok şaşırıyor; “Mel kesinlikle zengin değildi. Vaktiyle dedeleri zenginmiş ama o bunu göremedi. Solculukla ise alakası bile yok.”

Kabinesine işadamları bile aldı. Ama popülistti. Honduras’ın cahil oldukları için şirketlere ucuz tarımsal işgücü oluşturan halkına eğitim imkanları için harekete geçti. Eğitim maliyetlerini ve okul ücretlerini düşürdü, asgari ücreti artırdı. Sokak, tarlada çatkapı çat bahçe dolaşıyordu. Her zaman elit ayrıcalıklarla çevrili devlet başkanlığı konutunu halka açtı. İsteyen Kızılderili, köylü, fakir çatkapı devlet başkanıyla görüşmeye gidebiliyordu. Gerçekçiydi. Venezuela ile yaptığı işbirliği de tamamen ekonomik kaynak arayışının parçasıydı. Chavez’in kıtadaki diğer müttefik devlet başkanlarının tersine ABD’ye tekbir gün kafa tutmadı. ABD ile işbirliğine hep önem verdi.

Zelaya ile ilgili cuntanın ve onun yerli yabancı medyasının bir diğer yalanı ise “ülkeyi yolsuzluk bataklığına çevirdiği” ve “halk desteğinin, Güney Amerika’daki en alt düzey halk desteği” olduğu şeklinde. Honduras’ta Zelaya döneminde yolsuzluk olmadığını söyleyen taş olur. Ama yolsuzluğun Zelaya ile başladığını söylemek için de ya cuntacı şirket tetikçisi ya da taş kalpli olmak lazım. Zelaya’nın işbaşına geldiği 2006 yılında Uluslararası Şeffalık Örgütüne (Transparency International) göre Honduras, Orta Amerikanın en yolsuz devletiydi. Askerler, hiç darbe planı yapmadı o dönemlerde.

Bu halk Zelaya’yı desteklemiyor geyiği ise evlere şenlik bir çarpıtma. Halk desteğinin eridiğini iddia ettikleri bir lideri, seçime 4 ay kala askeri darbe ile devirmenin de izahını bulamadım ben. Cuntacı askerlerin, “Zelaya solcu ve rejimi değiştirmek istiyor” propagandası, darbenin gerçek niyetini örten bir maskeden başka birşey değildi.
Bir değer yalan ise anayasa değişikliği konusundaydı. Zelaya’nın kendi görev süresini uzatmak için anayasa değişikliği yaptığı yalanı darbe medyası ve onun uluslararası destekçilerince adeta sakız gibi tekrar edilip durdu. Oysa anayasa gereği 4 yıllığına bir kez seçilen devlet başkanının, ikinci kez de seçilmesine imkan veren bir maddeydi. Yani, Amerikan medyası her ne kadar diktatörlük dese de Zelaya’nın öngördüğü anayasal değişiklik Amerika’daki başkanlık süresini baz alıyordu. Kaldı ki, Zelaya böylece kendine ikinci başkanlık dönemini açmayı planlamıyordu. Görevi 27 Ocak 2010’da sona eriyordu. Ve geçen Kasım ayının 29’un da yapılacak başkanlık seçiminde ise partisinin adayı kendisinin başkan yardımcısydı, kendisi değil. Ben aynı medya kirliğini Venezuela’da gördüm. Chavez ayılıp bayıldığım bir lider değil. Tek adamları hiç sevmem. Hukuku severim. Ama, Amerikan medyasının bir kısmı Chavez’in 2 yıl önce referanduma götürdüğü anayasa değişikliğini, “kendini ölünceye kadar lider yapacak değişiklik” diye damgalamayı başardı. Oysa ki anaysa değişikliği çok daha kapsamlıydı. Belki de en önemsiz madde devlet başkanlığına yeniden seçilme imkanı veren maddeydi.

Yanaşık medya, hem Brezilya’da hem de Honduras’ta hem de ikisi arasındaki tüm darbelerde, seçilmiş liderlerin görev sürelerini uzatmak için anayasa değişikliği yaptıklarını bunun ülkenin anayasasının temellerine aykırı olduğunu iddia etti. Amerika’nın önde gelen gazete ve televizyonları da aynı çarpıtmayı yapmaktan çekinmedi.

Beni en çok güldüren ise Bloomberg News oldu. Daha bu yıl New York anayasasını değiştirerek kendini üçüncü kez belediye başkanı seçtiren Michael Bloomberg’in medyası da bu iki dönem devlet başkanlığı konusunda serbest atışa geçmişti.

Gel gör ki aynı medya bugünlerde Kolombiya devlet başkanını yere göğe sığdıramıyor. Wall Street Journal’a bakarsanız (ki dünya görüşünü sadece bu son derece ideolojik gazeteyi okuyarak oluşturan herkese fena halde acırım) Kolombiya devlet başkanı Alvaro Uribe o kadar gerekli o kadar gerekli bir adam ki, Anayasa’daki iki dönem sınırlamasının bir şekilde değiştirilmesinin yolu mutlaka bulunmalı. Son bir ayda Amerikan medyasında bu konuda çok yazı okudum. Bir tek Washington Post Kolombiya devlet başkanının bu yola başvurmamasını “istemem ama olursa da fena olmaz” üslubunda yarım ağızla karşı çıktı.

Güney Amerika’da anayasaların büyük bölümü Amerikan darbe okulunda yetişmiş askeri cuntacılar tarafından yapılmış ve dokunulamaz durumda. 1982 tarihli Honduras anayasası da sivil idareyi zayıf tutan, askerlere devlette önemli bir ağırlık veren yönüyle böylesine klasik bir darbe anayasası. Nobel Barış Ödülü sahibi Kostarika devlet başkanı Oscar Arias’a göre ise, “dünyanın en kötü anayasası”. Birkaç yerli ve yabancı şirkete koca bir ülkeyi hediye eden, halkın geri kalanına “oturun oturduğunuz yerde” diyen bu çakma anayasayı ise, Honduras Silahlı Kuvvetleri koruyor.

Honduras’ın trajedisi devam ediyor. Ülkenin seçimle işbaşına gelmiş lideri Brezilya büyükelçiliğinde mahsur ve burnunu çıkarsa tutuklanacak. Zehirlenme tehdidine karşı, yemeklerini iki kızı evlerinde pişirip hergün elçilik binasına götürüyor. Dünya ise, ellerindekü gücü şirket çıkarları ve karanlık bağlantıları için kullanmaktan çekinmeyen zorbaları seyretmekle yetiniyor.

Ama 1950’li yıllardan beri darbe yapan bu zorbaların hiçbirini tarih onurla haysiyetle yadetmeyecek. Kendi ülkesinin, kendi halkının menfaatine çalışan tek bir darbe rejimi ya da cuntası yok. Bu sebeple tarih bilgisi en zayıf subaylar cuntalara katılır. Şuna imanım tam ki, darbeclikle vatanseverlik asla aynı anda bulunmayan kavramlardır. Biri varsa diğeri kesinlikle yoktur. Darbecilik varsa, kişisel, şirketsel ya da uluslararası bir çıkar vardır. Milli olanın, haysiyetli olanın, haklı olanın, insani olanın ne gizli kapaklı olmaya, ne de darbeye ihtiyacı vardır.


Michael Krenn’in “U.S. Policy toward Economic Nationalism in Latin America, 1917-1929” başlıklı hacimli ve değerli kitabında, 1929 yılında Venezuela’da görev yapan Amerikan diplomatik misyonunun raporundan bir alıntısı, bir halka demokrasi bahşetme limitini ve cuntaların gerçekte kime hizmet ettiğini çarpıcı şekilde anlatıyor; “Venezuela halkı, kendi politik ve ekonomik doğrultuları konusunda doğru kararları verebileceği güvenini verinceye kadar, - ki bunun çok uzun bir zaman alacağı öngörülüyor - , yapılacak en iyi şey bu halkın demokrasiden korunmasıdır.”

Milli darbe yoktur ve asla olamaz.


Cemal Demir - Haber 7

cemaldemir111@gmail.com

24 Ocak 2010 Pazar

ÖZGÜR-DER ANTALYA: “ARTIK YETER!”



Antalya Özgür-Der Temsilciliği 24 Ocak 2010 pazar günü “BALYOZ DARBE PLANI” ile ilgili bir basın açıklaması yaptı. Saat 13:30’da kapalı yol havuz yanında gerçekleştirilen basın açıklaması Nazik Hoyraz tarafından okundu.

Balyoz Darbe Planı ve Anayasa Mahkemesinin askerlerin sivil yargıda yargılanmasının iptali ile ilgili kararı Özgür-Der Antalya Temsilciliği tarafından düzenlenen bir basın açıklaması ile protesto edildi.

ARTIK YETER!

Basın açıklamasında ülkede ortaya çıkan darbe planlarına dikkat çekilerek şu ifadelere yer verildi: “Artık yeter! Dünyanın tüm dillerinde "Artık yeter!" Halka bir gün bile rahat nefes aldırmayan darbecilere, cuntacılara, Ergenekonculara, kafesçilere ve balyozculara "Artık yeter!" Bu ülke insanlarını sürekli bir güvercin tedirginliğinde yaşatanlara binlerce kez "Artık yeter!"”

HÜKÜMETE ÇAĞRI

Basın açıklamasında hükümete seslenilerek “Hükümet, ilk fırsatta kendisini ortadan kaldırmayı öncelikli görev bilen cuntacıların yargılanması için, gerekli yasal düzenlemeleri bir an önce yapmalıdır. Tüm duyarlı insanlar da insanlık onurunu ve İslami değerleri hedef alan bu tür kirli planlara karşı sesini yükseltmeli, hesap sormalıdır!” denildi.

Basın açıklamasına katılan Özgür-Der mensupları "Cuntanın Balyozu Kırılsın; Genelkurmay'dan Hesap Sorulsun!" yazılı pankart açan topluluk ellerinde de "Kemalist Zihniyetle Hesaplaşmadan Darbe Planları Bitmez!", "Vahşet Senaryolarının Dayanağı: EMASYA Protokolü İptal Edilsin!", "Anayasa Mahkemesi Militarizmin Hukuk Bürosu mu?" yazılı dövizler taşıdılar.

Topluluk sık sık "Cuntanın Balyozu Kırılacak!", "Darbeci Katiller Hesap Verecek!", "Darbeciler Yargılansın Militarist Bataklık Kurutulsun!", "Hükümet Uyuma, EMASYA'yı İptal Et!","Halka Değil Darbeciye Balyoz!", "Kahrolsun Cübbeli Darbe Düzeni!", "Balyoz Tehdidi Yıldıramaz Bizleri!", "Darbelere Karşı Omuz Omuza!" şeklinde sloganlar attı.
Basın açıklamasından sonra topluluk tekbir getirerek dağıldı.

BASIN AÇIKLAMASI TAM METNİ

Artık yeter!

Dünyanın tüm dillerinde "Artık yeter!"

Halka bir gün bile rahat nefes aldırmayan darbecilere, cuntacılara, Ergenekonculara, kafesçilere ve balyozculara "Artık yeter!"

Bu ülke insanlarını sürekli bir güvercin tedirginliğinde yaşatanlara binlerce kez "Artık yeter!"

Her gün bir yenisinin ortaya çıktığı, daha yeni ve korkunç bir darbe planı ile karşı karşıya bulunuyoruz. Taraf gazetesinin yayınlarıyla ortaya çıkan "Balyoz" darbe planı Türkiye'de militarizmin vahşi niteliğini bir kez daha ve en açık boyutlarıyla ortaya koymaktadır. Bugüne kadar ortaya çıkan darbe planları karşısında gösterilen; "Şaşkınlık içerisindeyim! Vay be! Bu kadar da olmaz! Yok artık! Vay canına!" tepkileri dahi Balyoz darbe planının detayları incelendiğinde yetersiz kalmaktadır.



4-6 Mart 2003 tarihinde, İstanbul'da dönemin 1. Ordu Komutanı Orgeneral Çetin Doğan önderliğinde hazırlanan Birinci Ordu Plan Semineri kamuflajı ile 29'u general 162 subayın katıldığı, 12 Eylül'ü model alan ve Balyoz adı verilen darbe toplantılarının en dehşet bölümü, darbe şartlarının oluşturulması için yapılacaklar listesinde yer alıyor. Cuntacı zihniyet, gözü dönmüş iktidar hırsı ve vahşet duygusuyla, Cuma namazı vaktinde cep telefonu düzenekli bombalarla Fatih ve Beyazıt camilerinde katliam yapmayı, kendi savaş uçağını düşürmeyi ve bu vesile ile komşumuz Yunanistan ile ülkeyi savaşa sürüklemeyi, ülkeyi ve halkı faşizan bir diktatörlükle baskı altına almak için bir dizi kirli, karanlık eylem ortaya koymayı hedefleyebilmiştir.

Camilere bomba koyarak Olağan Üstü Hal ve Darbe yolunu açmayı planlayan bir gözü dönmüşlük içeren Balyoz darbe planlarıyla ilgili olarak Genelkurmay'ın örtme tavrı kamuoyunu asla tatmin edemez. Genelkurmay'ın yaptığı açıklamalar Balyoz Darbe Planı'nın TSK'nın bütünü tarafından desteklendiğini, organize edildiğini ve icra edilmek istendiğini göstermektedir.

Akıl ve insaf sahibi dostlar,

Söyler misiniz siz, darbeye giden yolun haritasının çizildiği Balyoz Eylem Planı'nın sadece bir "senaryo" olduğuna inanıyor musunuz?

Söyler misiniz; camiler hangi düşmana önlem olarak bombalanmak istenmiş?

İnsanları kışkırtarak belirli yerlere saldırtmak ne tür bir senaryodur?

Bu ülke insanları nasıl "iç düşman" görülür, nasıl tuzağa düşürülmek istenebilir? Böyle bir iç hizmet mi olur?

Ortaya çıkan belgelerin hesabı sorulması gerekirken, belgeleri ortaya çıkaranların peşine düşmek de ne demek?

Namaz kılan insanlar bir çırpıda ihraç edilirken, vicdana aykırı işleri planlayanlar nasıl korunabilir?

Suça bulaştığı delillerle ortaya koyulan önceki cuntacılar, halen belgelere ıslak imza atmıyor mu?

Belgeler ve ses kayıtları ifşa olmuşken, gerçeklerin üstü nasıl örtülebilir?Bu hak ve cesaret nereden bulunuyor?

Acaba, önceki darbecilerin halen yargılanmamasından olabilir mi?



Sevgili insanlar, arkadaşlar, dostlar, kardeşler!

Her gün karşımıza yeni bir darbe planı çıkıyor. Sarıkız, Yakamoz, Eldiven, Ayışığı, Kafes derken şimdi de Balyoz Eylem Planı… Taraf Gazetesi'nin her gün yeni bir ayrıntısını paylaştığı plan, cuntacı zihniyetin nasıl bir cinnet getirdiğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.

Ve ne yazık ki, tüm bu ifşaatlara rağmen, birileri halen durumun vahametini küçümsüyor. Muhalif yapılar ya da partiler, kendilerine dokunmuyor diye yılanın zehrine zehir katıyor.

"Sivil dikta" gibi kıymeti kendinden menkul suni tartışmalardan gerçek bir askeri dikta çıkartmanın yollarına taş döşeniyor. Oysa ki "tek parti diktatörlüğü"nden yakınanlar, ne geçmişteki diktatörlüğe ne de o diktatörlüğün bugün de egemen olan resmi ideolojisine tek kelime ediyor!

Tüm bu ifşaat ve henüz açığa çıkarılamamış diğer planlar Türkiye'de militarizmin bir-iki emekli paşanın yargılanması ile ortadan kaldırılamayacağı gerçeğini ortaya koymaktadır. Darbelere bahane kılınan Anayasa ve kanunlardaki maddeler dahi henüz değiştirilmemişken askeri vesayetin sona erdiğini iddia etmek nice darbeler görmüş bu ülke insanının hafızasıyla dalga geçmektir. Balyoz darbe planında da birçok darbe adımının yasal dayanağı olarak kullanılan EMASYA ortada dururken militarizmin tasfiye edildiği iddia edilebilir mi?

Askeri vesayeti örtmek için uydurulmuş ve siyaset bilimi literatürünü katledecek derecede yanlış bir kavram olan "sivil vesayet" manipülasyon ve psikolojik harekatı etkinliğini sürdürebildiği müddetçe hiç kuşkusuz "Balyoz" girişimcileri bitmeyecektir.

Yaşanan gelişmeleri dikkatle takip ediniz. Göreceksiniz ki; Ergenekon davası sulandırılmak isteniyor. Kaos için masum çocukları ya da namaza giden insanları bombalama hesapları yapan, gayrimüslimleri öldürüp de günahını Müslümanlara yüklemeye niyetlenen ve böylece darbe yapmayı planlayanlar yargıdan ve cezadan kaçırılıyor…

Her türlü haklı eleştiri 301. ya da 53. maddelerle susturulmak isteniyor.

Asıl tehlikenin farkında mısınız?

EMASYA protokolüyle her an yeni bir fiili darbe durumu yaratılabilir. Kozmik odalardan çıkan belgeler yok edilebilir. Yeni bir darbe planı daha hazırlanabilir. Tüm bu gerçekler ortadayken, Hükümet harekete geçmek için daha neyi beklemektedir? Bunca sözün ardından acilen atılması gereken adımlar neden hâlâ geciktirilmektedir?



Cuntacı zihniyet tamamen tasfiye edilmeliyken, üç beş kuklanın ipinin çekilmesine rıza göstermek, yarın yeni darbe planlarına yol açmaz mı?

Halkın emeğini, ekmeğini, geçmişini ve geleceğini çalanlar için köklü çözümler üretmek şartken, kısmi değişikliklerle sorunun halledilebilmesi mümkün mü?

Resmi ideolojinin tahakkümüne dokunmadan açılım yapılabilir mi?

Halkın talep ve beklentileri kırmızı çizgilere sığabilir mi?

Soruyoruz, bataklık kurutulmadan kalıcı bir çözüm mümkün mü?



Tüm bu vahim gelişmelerin üzerine geçtiğimiz hafta gündeme bir bomba da Anayasa Mahkemesinden düştü.

Anayasa Mahkemesi, esastan görüştüğü askere sivil yargı yolunu açan düzenlemeyi oy birliğiyle iptal etti. Anayasa Mahkemesi'nin toplantısının ardından yapılan yazılı açıklamada askere sivil yargı yolunu açan düzenlemeyi oy birliği ile iptal etti.
Oysa, 1960 darbesinin peydahladığı Anayasa Mahkemesinin, Meclisin yaptığı yasaları ancak usül yönünden inceleyebileceği ortadayken, açık bir anayasa ihlali ile başörtüsü örneğinde de görüldüğü üzre askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasına imkan veren yasa maddesini esastan görüşerek anayasal yetkilerini aşmıştır.

Anayasa Mahkemesi, 5918 Sayılı Türk Ceza Kanunu (TCK) ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un, askere sivil yargı yolunu açan düzenlemelerini oy birliği ile iptal etti. Gül'ün de onay verdiği düzenlemeye CHP itiraz etmiş ve Anayasa Mahkemesi'ne götürmüştü.

Anayasa Mahkemesi, bu iptal kararı ile anayasayı bir defa daha ihlal etti. Anayasa Mahkemesi'nin Kuruluşu ve Yargılama Usülleri Hakkın'daki Kanunu'nun 53. maddesine göre, AYM'nin kararları iptal gerekçesi ile birlikte açıklaması gerekiyor. Oysa AYM, dün oybirliği ile aldığı iptal kararında gerekçeyi açıklamadı ve anayasayı göz göre göre ihlâl etmiş oldu.

Açıkça anlaşılmaktadır ki, darbeci üretim çiftliğine dönüşen kurumların ve bu kurumların ıslahı yönünde atılacak adımların engellenmesi işlevi gören Anayasa Mahkemesinin hukuki statüsü bir an evvel meclis gündemine taşınıp, ülkenin karanlık odakların emellerine terk edilmesinin önüne geçilmelidir.

TCK'nın "anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs" olarak nitelendirdiği Balyoz darbe planı için savcılar harekete geçmek zorundadır. Bu anlamda Ergenekon soruşturması kapsamında darbe planları ve Özden Örnek'e ait darbe günlükleriyle ilgili olarak 5 Aralık 2009'da emekli generallerden Aytaç Yalman, İbrahim Fırtına ve Özden Örnek'in ifade verdiği soruşturma genişletilerek Balyoz Planı'nda ismi geçen tüm komutanlar yargılanmalıdır.



Hükümet, ilk fırsatta kendisini ortadan kaldırmayı öncelikli görev bilen cuntacıların yargılanması için, gerekli yasal düzenlemeleri bir an önce yapmalıdır. Tüm duyarlı insanlar da insanlık onurunu ve İslami değerleri hedef alan bu tür kirli planlara karşı sesini yükseltmeli, hesap sormalıdır!

--

ÖZGÜR-DER

ÖZGÜR DÜŞÜNCE VE EĞİTİM HAKLARI DERNEĞİ

ANTALYA TEMSİLCİLİĞİ

Adres: Kışla mah. 4.Sokak

V.Kufrevi apt. No: 17/4

ANTALYA

TEL: +905052157078

19 Ocak 2010 Salı

KORKU


17 Ocak 2010 Pazar

SU ÇATLAĞINI BULDU...

Türklerin tutumunda bir onur aramak lazım : " Bizler, soykırım gibi ancak hayvandan aşağı bataklık mahsüllerinin yapabileceği bir suça ortaklıktan haya, imtina ederiz! "

Evet bir tehcir yapıldı. Bir soykırım girişiminde bulunuldu. Tıpkı Dersim'i  tunceli yapan zorbalığın, Kürtleri asimile etmeye çalıştığı gibi. Ama bunun sorumluluğu Türk Halkı'na maaledilmemeli. Çünkü aynı yıllarda ve devamında Müslüman Türk halkı da istiklal mahkemeleri adı altında büyük zulümlere maruz kalmışlardı. Burada yaşayan halkların anlayamadığı " şu kara toprağın kime yetmediğiydi..."

Bugün artık çıkışını bulduğumuz bu karanlık tünelin sorumlularını yargılamak ve cezalandırmak amacıyla Türkiye Cumhur'u kendisiyle bir vicdan muhasebesinin sonucu olarak karanlıkla hesaplaşmanın mücadelesini vermektedir. Bu toprağın altındaki binlerce Ermeni, Türk, Rum, Kürt ... pekçok etnik ve dinsel cemaate baskılar sonucu inşa edilen naylon ULUS cenderesinin çeperleri yırtılmaktadır.

Ve  yaşayanlar, şahitlik sorumluluklarının gereği olarak, ölenlere olan borçlarını ödemek için büyük bir hesaplaşmanın içine girmiş bulunmaktadırlar. Bugün " Ergenekon Davası " olarak tebarüz eden hesaplaşma yalnızca birkaç çetecinin yargılanmasından çok daha derin ve kangren olmuş bir yaraya vurulmuş neşterdir. Toprağın taşıyamayıp dışarı kustuğu tarihin bir döneminin, bir zihniyetin yargılanmasıdır!

Bu coğrafyanın halklarının acılarını bir nebze olsun dindirecek bu yargılama karşılıklı travmanın da son bulmasına vesile olabilecektir. Artık biliyoruzki "sarı gelin" hepimizin acısı, hepimizin türküsüdür..

"...kaybettiğim yüreğim...Hrant'a..."       Etyen Mahçupyan

Kaybettiğiniz yüreğiniz, travma geçiren iki toplumun yüreğinde vicdanı yeşertecek bir tohumdur...Hepimiz Hrant'ız artık...



haber - izlesene hrant dİnk


Hrant Dink'in 1996 tarihli yazısından:

“...Barış dendi mi fırlarım hiç düşünmeden, ‘Ben varım’ derim önkoşulsuz.

Ben atıldıkça etrafım önüme dikilir.

‘Dur yahu sakin ol biraz, ne zıplıyorsun öyle hemen, bakalım bunun ardında neler var. Sana bulaşan eden var mı? Bak bu tür ‘barış barış’ diyenleri günün birinde punduna getirip bir şekliyle halletmiyorlar mı?

Bir an duraklıyor insan, ‘Doğru yahu, hakikaten de öyle olmuyor mu?’ diyor kendi kendine. İşte bu bir anlık bocalama savaş kışkırtıcılarının en büyük silahı aslında. Ve Barış’ın önündeki en ciddi engel…

Bir diğer ciddi engel de erdemli kavramların artık haddinden fazla ‘gevelenen kavramlar’ haline dönüşmüş olması…

‘Hoşgörü’ dedikleri şey meselâ… Ne de bol kullanılıyor şu sıralar.

‘Barış’ da öyle… Bol keseden bozuk para gibi harcanan kavramlardan biri de o. Bu kavramlar daha çok uzar lâkin…

Durun az biraz. Fırlama anımdayım şimdi…

Az ötede insanlar barış için imza istiyorlar yine.

Ben durur muyum şimdi. İmzamı atayım önce…

Siz sonra uyarın beni.

‘Ortada bunca silah dolaşırken, bir imza ile ben nasıl barış sağlarım?’ diye kendi kendime sormuyorum da değil hani.

Ama ne yapayım huyum kurusun işte. Barış’a ne zaman kanmadım ki?

Verdim gitti be…

 Savaşın ölümü imzamdan, benimki de Barış’tan olsun!...”

12 Ocak 2010 Salı

‘Yetişin komşular, hükümet iktidar olmak istiyor’

Alışmışlar iktidar olup da muktedir olmayan, olmaya da çalışmayan partilere, bugün de aynısını istiyorlar.

Alışık olduklarını normal sanıyorlar.

Daha da komiği, bunun “demokrasinin bir gereği” olduğuna inanıyorlar.

Ya da inanıyormuş gibi yapıyorlar.

Yoksa iktidara gelmiş bir partiye “iktidar partisi gibi davranma”, “sen de öncekiler gibi itaat et” nasıl desinler?

***

Bazıları demokrasiden anlamadıkları için saçmalıyor olabilir elbette.

Ama görünen o ki, bazıları açıkça “kara propaganda” yapıyor. Bazıları da askeri vesayete ilişkin kronik hastalığı veya son dönemde ayazda kalan cuntacı faaliyetleri gizlemek için “sivil darbe” veya “sivil vesayet” gibi kavramlar uyduruyor.

Şimdilerde “Akepe de sivil vesayet kuruyor” diyorlar.

“O da vesayet, bu da vesayet” demeye getiriyorlar.

AK Parti Hükümeti üzerinde psikolojik baskı oluşturmak istiyorlar.

Ona atanmışların veya devletçi sermayenin çıkarlarının başladığı sınırı aşmaması için “ayar vermeye” çalışıyorlar.

Bir demokraside sivil bir hükümetin kullanacağı yetkilerinden feragat etmesi için sopa gösteriyorlar.

“Bak DP gibi olursun” diye de gözdağı veriyorlar.

***

Modern demokrasi elbette çoğunluğun azınlığı baskı altına almasına izin vermez. Çünkü modern demokrasi, “demos”un gücünü en küçük azınlık olan “birey”in haklarıyla sınırlandıran demokrasidir.

Dolayısıyla seçilmiş bir hükümetin de her şeyi yapamayacağını söyleyebilirsiniz.

Ama bunu daha “demos”un, yani halkın adam yerine konma mücadelesinin devam ettiği bir ülkede söylerseniz, en iyi ihtimalle size “şakacı” derler.

Bir Meclis düşünün ki, “411 oy”la bir ayrımcılığı gidermek için anayasa değişikliği yapmak istiyor, ama Anayasa Mahkemesi seçilmişlere ait yetkiyi üstüne geçirip bu değişikliği geçersiz ilan ediyor.

Bir Hükümet düşünün ki, hukuki bakımdan meşru olmasına ve sayısal gücü olmasına rağmen içinden bir cumhurbaşkanı çıkarması muhtıra konusu olabiliyor.

Yine bir hükümet düşünün ki, kendisine bağlı (olması gereken) kurumlarla ve kendi emrindeki bürokratlarla “iyi geçinmesi” telkin ediliyor; “411 el kaosa kalktı” manşetini atan basın grubu tarafından sürekli “gerginlik çıkarmaması” için uyarılıyor.

Bir başbakan düşünün ki, genelkurmay başkanını görevden alıp alamayacağı tartışılıyor.

Ve böyle bir ortamda “sivil vesayet” iddia ediliyor.

***

Sadece demokrasi teorisiyle ilgili bir tartışma değil bu.

Olsaydı bile, böyle bir tartışmayı başlatmak ve yapmak da oligarşinin basındaki başlıca temsilcisi olan Doğan Grubu’na düşmezdi.

Ahmet Altan’ın olağanüstü güzel yazısından sonra belirtmeye gerek var mı bilmem, ama Ergenekon’u sulandırmaya ve Andıç’ından Kafes’ine kadar her kritik olayda evrensel hukukun ve demokrasinin yenilmesi için uğraşanların, ihlallerin üstünü gazetelerle kapatanların vesayet tiratlarını ciddiye almasak da olur.

***

Hükümetin hatalarını insan hakları ve demokrasi perspektifinden doğru dürüst eleştiriye tamam.

Ama garip bir biçimde en az yapılan da o.

Örneğin Açılım sürecinde çıtanın indirilmesinden DTP’ye yönelik operasyonlara veya Selendi’de mağdurların göç etmek durumunda kalmasından Edirne’deki rezalete kadar söylenecek çok söz var.

Ama bunları bırakıp, Doğan Grubu’na kesilen vergi cezasından “basın özgürlüğü ihlali” çıkarırsanız ve buradan “vesayet”e giderseniz, yalnız gidersiniz. [ Belki de anca gidersiniz...]

Kabullenmesi bazıları için kolay değil, ama Genç Siviller’in dediği gibi “demokrasi acıtır!”

“Hariciye bürokratları”nın bu hükümetin “emrinde” olmasını bir türlü içine sindiremeyen eski bir diplomatın yakınmalarını duyduğumda da aklıma bu gelmişti.

STAR / BEKİR BERAT ÖZİPEK

05 Ocak 2010 Salı

AÇGÖZLÜ OLMA BÜYÜK SÖZÜ DİNLE!

A- BU BİR BORU DEĞİLDİR!





B- KROKİ ÇİĞNEMEYİNİZ! BOĞULURSUNUZ!










C- TRAFİK İŞARET VE İŞARETÇİLERİNE UYUNUZ!






YOKSAAAA; DİMYATA DARBEYE GİDERKEN, EVDEKİ CUNTA DEŞİFRE OLUR: BATARSIN!






ÇERİBAŞI DEMEDİ DEME!....halk acı söyler; acı patlıcanı kırağı çalmaz; sakla[MA] boruyu zamanı gelince kılıfını da uydur[AMAZSIN!]