Namı diğer: “Mamçakoğlu Mehdi”
Bir film seyrederek hayatımızı değiştirmek mümkün olsaydı şayet; kısaca “The Fetih” uzunca belirli bir fetih olarak “Fetih1453” filmi böylesi bir değişimi tahrik edebilecek bilûmum enstrümanı içinde eritebilip yepyeni bir kıvamda üzerimize boca edebilmesi bakımından başköşelerden birine oturtulabilir.
Tarih bilgimizin ilkokul kitaplarının içerdiği hikâyeler, destanlar ve bunları pekiştiren Cüneyt Arkın filmlerinin senaryolarıyla belirlenip, zihniyetlerimizin bu hikâyelerin ima ettiği hamasetle şekillendiği göz önüne alındığında “The Fetih”in, vasat bir izleyici için “Spartaküs” kıvamında bir Holivud şaheserinden bahsetmeye denk bir moral motivasyon içerdiğinden kuşku duymamız için herhangi bir sebep yok. Peki derdimiz ne?
Aslında pek de dert sahibi olduğumuz söylenemez. Bizimkisi “nasıl oluyor da oluyor?” merakımızı giderme çabası sadece… Ayriyeten, film tekniğinden anlayan biri olmadığım gibi, filmin kâhir ekserisini uyuyarak, kısmen de yarı uyanık izleme fırsatı bulabildim; yapımcıların, yakalamışken surda gedik bırakmamacasına zihnimizi örmek uğruna saatlere yaydıkları propagandanın dayanılmaz ağırlığından olsa gerek…
Yer Medine, tarih 627…Görüntü yönetmeni henüz filme dahil olmamış, yönetmenle “siz başlayın biz geliyoruz…” repliğinin sıkça telaffuz edildiği çekim alanına yakın bir kahvede okey partisini tamamlama çalışmasındalar. Sete geldiklerinde, yaklaşık bir 900 küsur yıl geçmiş, yer de yaklaşık3000 km kadar kayıp Manisa’ya varmış; Ulubatlı Hasan’dan bir şövalye yaratmayı başaran set ekibine “yaşasın, buldunuz!” bakışlarıyla başarıya ortak oluyorlar ve olaylar zincirinin bundan sonrası zaten ezbere bildiğimiz hikâyenin “hafız oku bakalım sübhanekeyi!” kıvamında devam ederek bizleri de akışa kaptırıyor…
İşte o bilindik suların akıntısı içinde önce bir esneme ve hafif kaykılma ile filmin, Urban’ın kızıyla Ulubatlı’nın aşk hikâyesine evrilmesi birbirine karışıyor. Zaten 627 ile 1453 arasında kurulan muhteşem bağdan sonra, artık bir sahnenin diğerine nasıl bağlanabileceğine ilişkin tüm endişelerimiz de giderilmiş oluyor…
Aşk, ihtiras ve din üçgeni üzerinde büyülü efektler eşliğinde zirveye tırmanan film, duygu depomuzun duvarlarından tırnaklarıyla kazıdığı duyguyu, mavi sis bulutu ayarında mecraya salıveriyor…
Bizans entrikalarını gözümüze sokarken, Osmanlı işgalini fetih tadında ve ayak oyunlarını ‘siyasi deha’ lezzetinde sunabilme başarısı da; film sanatında hamasetin, mutfağın pisliğini örtmede de ne denli işlevsel olabileceğinin zirvelerinden birine karşılık geliyor…
Elbette ki tarihi tarihçilere, siyaseti siyasetçilere, sökükleri terzilere, sütü sütçülere vs. bırakmak, kağıt üzerinde şık duruyor; lâkin, tarihçilerin tarihi öğrendiği önceki tarihçiler ve onların aktarımlarına etki eden dönemin siyasileri göz önüne alındığında; tarihçilerin de, ekmeğini yedikleri Sultan’ın kalemini salladıklarına şüphe bırakmıyor. Ulubatlı’nın, Yeniçerilerin isyan girişimini bastırması esnasında kullandığı “Sultan’ın ekmeği” ve öldürülen isyancının “Sultan’ın köpeği” repliği, tarihi, tarihçinin kimin gözünden anlattığına da güzel bir örnekti. Çandarlı Halil’in boğazlandığı, şehrin 3 gün 3 gece yağmalandığı görülmediğinde bizim merakımız devede kulak mesabesinde olmalı.
Hele de Akşemseddin’den “ak sakallı dede” yaratabilen kafayı da neyi nasıl çekiyor: “kuru mu, sulu mu?” babında analize tabi tutmak elzem. Filme, en dramatik anda dâhil olup; neredeyse Dik Çeyni’yi gölgede bırakacak bir ihtiras ve yayılma diliyle mecraya salınan karanlığın, Eyüp el-Ensari mübareğinin oraya gelip gelmediği meçhul cesedi üzerinden aklanmaya çalışılması; Akşemseddin’in karanlığını örtmek üzere üretilmiş bir karayı ak yapma örtüsü olduğunu düşündürüyor.
Şimdi biliyorum, Akşemseddin gibi bir ‘mübarek’ için onca lafı etmiş birinin çarpılmasını bekliyorsunuz ama sorarım; filmde Vatikan’ı temsil eden kırmızı’lılardan ne kadar farklı olabilir ak’lı? Ya da neden onlar kırmızı da beriki ak?
Kanaatimce bizleri aldadıyorlar. Hep aldatmışlardı ama buna dur demenin yolu dışarıda değil, içimizde. 500 yıl evvel kurgulsnmış masalın, 30 yıl evvel kurulmuş senaryosunun hâlâ bizi kandırabileceğinden şüphesi olmadığı için milyon dolarları filme yatırmakta beis görmeyen kafadan ziyade, biz “görmeyen” kafaların bize neler ediyorlar deme zamanımız gelmedi mi?
Efendilerimizin Bizanslı mı ya da Osmanlılı olması mı önemli? Yoksa efendileri olan zavallı köleler olmamız ve hâlâ daha hikâye ile kandırılabilirliğinden şüphe duyulmayanlar olmak mı acı olan?
Filmde görsel efektlerle zenginleştirilip gözümüze sokulan o ihtişamlı ordu zavallı Hristiyanların üzerinde 3 gün 3 gece tepindi; resmi kayıtlara göre…
Düşünmek lazım; bu nefret dilini kim niçin kuruyor? Bu ülkede yaşayan diğer komşularımız Hristiyanlar, Yahudiler ve diğerleri, biz bu nefret diliyle üretilmiş hamasete yaslanıp hayallenirken bizden ne kadar eminler?
Böylesi bir filmi, fetihini, fatih’ini, “dinin güneşi”ni (Karaşemseddin)… 627 Medine’ye bağlayan kafa ne kadar emniyet telkin eder?
Bizi nereye götürüyorlar?
Bir film seyrederek hayatımızı değiştirmek mümkün olsaydı şayet; kısaca “The Fetih” uzunca belirli bir fetih olarak “Fetih
Tarih bilgimizin ilkokul kitaplarının içerdiği hikâyeler, destanlar ve bunları pekiştiren Cüneyt Arkın filmlerinin senaryolarıyla belirlenip, zihniyetlerimizin bu hikâyelerin ima ettiği hamasetle şekillendiği göz önüne alındığında “The Fetih”in, vasat bir izleyici için “Spartaküs” kıvamında bir Holivud şaheserinden bahsetmeye denk bir moral motivasyon içerdiğinden kuşku duymamız için herhangi bir sebep yok. Peki derdimiz ne?
Aslında pek de dert sahibi olduğumuz söylenemez. Bizimkisi “nasıl oluyor da oluyor?” merakımızı giderme çabası sadece… Ayriyeten, film tekniğinden anlayan biri olmadığım gibi, filmin kâhir ekserisini uyuyarak, kısmen de yarı uyanık izleme fırsatı bulabildim; yapımcıların, yakalamışken surda gedik bırakmamacasına zihnimizi örmek uğruna saatlere yaydıkları propagandanın dayanılmaz ağırlığından olsa gerek…
Yer Medine, tarih 627…Görüntü yönetmeni henüz filme dahil olmamış, yönetmenle “siz başlayın biz geliyoruz…” repliğinin sıkça telaffuz edildiği çekim alanına yakın bir kahvede okey partisini tamamlama çalışmasındalar. Sete geldiklerinde, yaklaşık bir 900 küsur yıl geçmiş, yer de yaklaşık
İşte o bilindik suların akıntısı içinde önce bir esneme ve hafif kaykılma ile filmin, Urban’ın kızıyla Ulubatlı’nın aşk hikâyesine evrilmesi birbirine karışıyor. Zaten 627 ile 1453 arasında kurulan muhteşem bağdan sonra, artık bir sahnenin diğerine nasıl bağlanabileceğine ilişkin tüm endişelerimiz de giderilmiş oluyor…
Aşk, ihtiras ve din üçgeni üzerinde büyülü efektler eşliğinde zirveye tırmanan film, duygu depomuzun duvarlarından tırnaklarıyla kazıdığı duyguyu, mavi sis bulutu ayarında mecraya salıveriyor…
Bizans entrikalarını gözümüze sokarken, Osmanlı işgalini fetih tadında ve ayak oyunlarını ‘siyasi deha’ lezzetinde sunabilme başarısı da; film sanatında hamasetin, mutfağın pisliğini örtmede de ne denli işlevsel olabileceğinin zirvelerinden birine karşılık geliyor…
Elbette ki tarihi tarihçilere, siyaseti siyasetçilere, sökükleri terzilere, sütü sütçülere vs. bırakmak, kağıt üzerinde şık duruyor; lâkin, tarihçilerin tarihi öğrendiği önceki tarihçiler ve onların aktarımlarına etki eden dönemin siyasileri göz önüne alındığında; tarihçilerin de, ekmeğini yedikleri Sultan’ın kalemini salladıklarına şüphe bırakmıyor. Ulubatlı’nın, Yeniçerilerin isyan girişimini bastırması esnasında kullandığı “Sultan’ın ekmeği” ve öldürülen isyancının “Sultan’ın köpeği” repliği, tarihi, tarihçinin kimin gözünden anlattığına da güzel bir örnekti. Çandarlı Halil’in boğazlandığı, şehrin 3 gün 3 gece yağmalandığı görülmediğinde bizim merakımız devede kulak mesabesinde olmalı.
Hele de Akşemseddin’den “ak sakallı dede” yaratabilen kafayı da neyi nasıl çekiyor: “kuru mu, sulu mu?” babında analize tabi tutmak elzem. Filme, en dramatik anda dâhil olup; neredeyse Dik Çeyni’yi gölgede bırakacak bir ihtiras ve yayılma diliyle mecraya salınan karanlığın, Eyüp el-Ensari mübareğinin oraya gelip gelmediği meçhul cesedi üzerinden aklanmaya çalışılması; Akşemseddin’in karanlığını örtmek üzere üretilmiş bir karayı ak yapma örtüsü olduğunu düşündürüyor.
Şimdi biliyorum, Akşemseddin gibi bir ‘mübarek’ için onca lafı etmiş birinin çarpılmasını bekliyorsunuz ama sorarım; filmde Vatikan’ı temsil eden kırmızı’lılardan ne kadar farklı olabilir ak’lı? Ya da neden onlar kırmızı da beriki ak?
Kanaatimce bizleri aldadıyorlar. Hep aldatmışlardı ama buna dur demenin yolu dışarıda değil, içimizde. 500 yıl evvel kurgulsnmış masalın, 30 yıl evvel kurulmuş senaryosunun hâlâ bizi kandırabileceğinden şüphesi olmadığı için milyon dolarları filme yatırmakta beis görmeyen kafadan ziyade, biz “görmeyen” kafaların bize neler ediyorlar deme zamanımız gelmedi mi?
Efendilerimizin Bizanslı mı ya da Osmanlılı olması mı önemli? Yoksa efendileri olan zavallı köleler olmamız ve hâlâ daha hikâye ile kandırılabilirliğinden şüphe duyulmayanlar olmak mı acı olan?
Filmde görsel efektlerle zenginleştirilip gözümüze sokulan o ihtişamlı ordu zavallı Hristiyanların üzerinde 3 gün 3 gece tepindi; resmi kayıtlara göre…
Düşünmek lazım; bu nefret dilini kim niçin kuruyor? Bu ülkede yaşayan diğer komşularımız Hristiyanlar, Yahudiler ve diğerleri, biz bu nefret diliyle üretilmiş hamasete yaslanıp hayallenirken bizden ne kadar eminler?
Böylesi bir filmi, fetihini, fatih’ini, “dinin güneşi”ni (Karaşemseddin)… 627 Medine’ye bağlayan kafa ne kadar emniyet telkin eder?
Bizi nereye götürüyorlar?