6 Temmuz 2011 Çarşamba

Ülker yasası 1 ve "insan kaynağı"

“ Patron daima haklıdır!”

İkinci ve “n” inci maddelerde patronun haklı olmayabileceği olarak algılanmaya müsait durumlarda açığa çıkan belirsizliklerin çözümünde 1. yasa daima yol gösterici ‘nur’ dur.

Kültürümüzde ticaret yapmak, içinde kazanmanın ve kaybetmenin kardeş olduğu bir risk alma sürecini ima eder. Tasarımızı hayata geçirip, karşılaşılan engellerin aşılması durumunda oluşan kazanca “kar” ; belirleyemediğimiz nedenler, afat ya da doğrudan yanlış kararlarımız sonucunda göze aldığımız risklerin gerçekleşmesiyle oluşan kayıplara da “zarar” denir.

Sadece kültürümüzde değil, genel olarak insan topluluklarının -istisnalar dışındaki- ticari alış verişleri bu prensip etrafında şekillenmiştir. Tacirler, öteden beri kar-zarar kardeşliğinin baskısı altında toplumların üretim süreçlerinin önemli bir parçası olagelmişlerdir.

Lakin batı ‘aydınlanması’yla birlikte tacirlerin toplumsal rollerinde önemli bir değişim meydana gelmiş ve buna bağlı olarak ticari ilişkilerdeki kar-zarar dengesi de, “kar-kar” ya da moda deyimiyle “kazan-kazan” kanunu ışığında mutlak güç arayışına ve bunu mümkün kılmak için de “mutlak zulüm” kuramına evrilmiştir.

Aydınlanma’ öncesinde kralların tekelinde mutlaklaşan “siyasal güç”, ticaretin imkânlarıyla merkezin dışındaki (bourg) çevrede birikmeye başlayınca “burjuvazi” adını alan tacirler, ellerindeki ekonomik güçle siyasal otoriteden pay almayı başardılar. Bu payın, kralların umdesindeki siyasal otoriteye tacirlerin de dahlini mümkün kılmasıyla, ortaya çıkan siyasal aktörlerdeki çeşitlilikle birlikte, sermayenin tekelleşmesi bakımından tarihin görüp görebileceği, Firavunlardan ve Roma’dan sonraki en karanlık çağın da başlangıcı olmuştur.

Bu karanlık çağın geç dönem örnekleriyle Osmanlı’da, “Sened-i İttifak” ve sonrasında “Tanzimat Fermanı” yla karşılaşıyoruz. “Devleti kurtarmak” adı altında geliştirilen bir refleksle dönemin kapıkullarının gelecek endişesi olarak tebarüz eden sigorta arayışları, bugün içinde bulunduğumuz pek çok paranoyakça korkunun da temellerini teşkil eder.

“Devleti kurtarmak” refleksi üzerinde yükselen siyasal yapının hukukla bağdaşmayan yasalarının gölgesinde şekillenen toplumsal ilişkilerin sonucu olarak sınıflaşan sermaye ilişkileri, paradoksal biçimde “sermaye mi tavuktan çıkar yoksa siyaset mi yumurtayı yaratır?” sorunsalını devleti ilelebet payidar kılmanın bilmecesi olarak, doğmuş ve doğacak çocukların cümlesinin zihnine zerk etti…

Uzun lafın kısası, harbiyenin eğitim programını değiştirmedikçe nasıl ki genç subayların darbe sevdası bitmez ise, sivil bir anayasa yapabilmenin temel koşulu da, sermaye ilişkilerinin belli tekellerde temerküzünün engellenmesi ve herkesin mülk edinme hakkının güvence altına alınmasıdır.

Türk ticaret yasaları tacirlerin "basiretli" olduğunu varsayar. Ancak buna açıklık getirmez. Namlu enselerine dayandığında mı basirdirler yoksa ağızlarına sokulduğunda mı? Yoksa ticari hayat polyanna’nın has bahçesinde oynanan ‘kardeşçe’ bir oyunun adımıdır sadece?

Mesela bugün ticari hayatımızın önemli parçaları “bayiiler zinciri” ni ele alalım. Tekellerin yerel temsilcileri: “sonsuz döngünün hemstırları” Nereye kadar? Yorulup/yutulup yerini bir diğerine bırakana kadar... Ya da, kulağa daha hoş gelecekse, arenanın "gladyatörleri". Birinin yaşamının diğerinin ölümüne bağlı olduğu kan çorbasına kaşık sallayan zavallılar…

Üretim tekelleri, “tanıtım” adı altında algı şekillendiren devasa sihir pastasını beslemekteyken; mamaya muhtaç bir bebek gibi neyi, nasıl, nereye kadar tüketeceği belirlenen zavallı tüketiciye hizmet sunmak mukabilinde hayatını idame ettirmenin derdindeki diğerleri için bu paradoksun dışında kalmayı göze almak demek, bir zamanların bilim kurgu filmi “Madmax” filmlerinde şehrin dışına sürülmüşlerin, "varoş arenası"nda ölüm kalım mücadelesine katılmaları demektir. Bu ne demek biliyor musunuz?

“ Tebbet yeda ebi lehebin ve teb!”

Ebu lehebin iki eli... Şehir arenasında dövüşmeyenlerin, borg’daki arenaya sürülmesi… Çin’de, çalışan her bir kişi için, bin kişinin kapıda beklemesi. İş alanları ebu lehebin sağ eliyse, işsizlik alanları da öbür eli ve ikisi de KURUSUN!

Zavallı bayiiler. Varlarını yoklarını arenaya teminat gösterip şehir arenasında tutunmayı deneyen gladyatörler...

Türk ticaret kanuna sormak gerek: bayilerin imzalanmış ama üzeri patronun keyfince doldurulacak tomar tomar çek karnelerinin Ülker’in muhasebe kasalarındaki durumu nedir acaba? Sözde satılan, aslında çakılan malın teminatıysa, o zaman muhasebe kasalarını işgal eden banka teminat mektupları, gayrı menkul tapuları neyin teminatıdır?

Bayiiler yanlış kararlarının sonucu olarak teminatlarını kaybedeceklerken; bayiiler kazansa da kaybetse de semirmeye devam eden kim olacak acaba? İlkokulda bize, maddenin korunumu kanununu öğretmişlerdi. “Hiçbir şey yoktan var olmaz, vardan yok olmaz” O zaman transfer olurmuş demekki. Vardan daha çok var’a…Meğer varlığım, 'Türk varlığı'na armağan oluyormuş usulca; hakikaten şaka gibi ama malesef değil...

Bu durumda birilerinin kaybının birilerinin kazancı olduğu bir dünyada alış-verişten, ticaretten bahsedilebilir mi? Burada sürekli bir alıştan bahsedilebilir ancak. Sürekli alışın “kazan-kazan” adı altında yasalarla güvence altına alınıp, devletlunun ebedi korkuları teskin ediliyor olsa gerek?

Mafya usulleriyle hüküm süren ‘ticari hayat’ın cari olduğu ülkemizde ticaretin değil ama icbarın ve hileli düzeneklerin her türlüsü tedavüldedir. Binlerce yıl önce Hz. Salih’in karşısına dikildiği “dokuzlar çetesi” nin soyu, bugün köşe başlarını tutup gıda tekellerinden uyuşturucu, kumar ve köle tekellerinin her türüne kadar pisliği rant’a dönüştürmüşken “haramı helal, helali haram yapmak” bundan başka nasıl bir şey olabilir benim aklım almıyor?

Ülker tepesinde Yıldız holdingin kasalarında yapılacak bir incelemeye hükümetin gücü yeter mi bilinmez; ama inanıyorum ki, bir gün, bu ülkede nasıl ki darbecilik, şikecilik düne kadar suç değilmiş muamelesiyle normal karşılanıyorken bugün hesaba çekiliyorsa; Ülker’in kasalarındaki, zavallı insanların boyunlarına asılı idam fermanları gibi istiflenmiş tomar tomar imzalı boş çek karnelerinin de hesabı sorulacaktır…

"Sırça bıyık" Tevfik Arıkan, muhtemelen bu tip bir sorgulamada önce kendisinin emir kulu olduğunu belirtip, “ama” ile başlayıp, “neden şimdi?” dedikten sonra, "Türk ticari hayatının Türk futbolundan bağımsız düşünülemeyeceğini ve Ülker gurubunun da bunun dışında bir düşünce içerisinde olmayıp “teamül”lerin gereğini yerine getirdiğini" ifade edecektir muhtemelen; çok da normal bir iş yapılıyormuşçasına…

Elbette ki Tevfik Arıkan’ı tanımıyorsunuz. Ülker yasasının “insan kaynağı” prototipi. Şu kadarını söylemeliyim ki; makam odasına babasının ya da aile büyüklerinden birinin, dedesinin değil de, onursal(!) başkan Sabri Ülker’in fotoğrafını asacak tiyniyette bir yönetim ekipmanı: varsayın ki lastik eldiven…

Kar-zarar 'dan kapitalizme, kapitalizmden helal-haram konteksine bir  ibrişim sarmalı gelip, prototip insanların omuzlarına "müslüman şal" olarak  serildiği için örtülür görünen her kir, ilelebet örtülü kalmayacak ve  hak hakikaten yerini bulacaktır.

 http://ulkereboykotbaslatgmailcom.blogspot.com/2011/07/ulker-yasas-1-ve-insan-kaynag.html

2 yorum:

  1. Ve kurudu da diyor muydu, işte sanki o gerçekleşmiyor. Kurumuyor aksine kanlanıyor sanki. Üstelik zenginlik övüldükçe artık vicdanları da sızlamıyor

    YanıtlaSil
  2. merak etmeyin kuruyacak...bir spartaküs var tanıdığım; ama daha önemlisi toplumda azımsanmayacak düzeyde bir zihniyet değişimi ya da bu yönde bir hazırlık var...eski kodlarla bu işin devam etmesi mümkün görünmüyor.

    YanıtlaSil