Sevgili dostlarım!
Sosyal medyadaki arkadaşlarım; ama bunların özellikle bir bölümü... Yazının devamında kendilerinden kısaca "1 bölüm sosyal medya" olarak bahsedeceğim, beni elle temas mesafesinde tanıyan arkadaşlarım.
Başım belada. Yardımınıza ihtiyacım var.
İlk bakışta ne denli itici bir cümle kurduğumun farkındayım. “Yardım istemek” gibi, içinde dilenmekten tutun da, acziyetin elliyedibin çeşidini barındıran “tiksindirici” ve böyle olduğu için de modern dünyanın büyük günahları sınıfından bir terkiple başlamak, emin olun sizi zor durumda bıraktığı kadar beni de derinden yaralıyor.
Ancak düşündüm ve en uygun olanın her şeye rağmen acı da olsa gerçekle yüzleşmek olduğuna karar verdim. Çünkü mafya usulüyle gömüldüğüm çukurda bir de üzerime beton dökülürken, hiç değilse “utanmadan” haykırma hakkımı kullanmalıyım diye düşündüm; Malkolm X’den öğrendiğimiz gibi…
Bir taş atamadım ama bir ses çıkarmış olmayı da önemsiyorum. Hala var olduğumu ispata mecburum. Olağanca saygısızlığın üst üste, sanki benim üstüme yığılarak kurulduğu modern dünyamıza cılız bir sesle, komik bir itiraz yöneltiyorum arkadaşlarım: böyle olmamalıydı…
Peki ya nasıl olmalıydı?
Fırsat eşitsizliğinden yakınılan dünyamızda, sanki başka şeylerde eşitmişiz de, işimiz fırsata kalmış hissi uyandırılan ve “fırsatçı” beklentilerin yüceltilmesiyle daha da köreltilen vicdanlarımıza dönmek için eşitlik eşiğini anlamalıydık sanki. O da, kanımca “çağırmakla” başlayacaktı. Gücün ve güçlü seçkinlerin paletleri altında ezilen hukukumuz ve bununla birlikte yiten onurumuzu ayağa kaldırmak için haykırmalıydık evvela ve bu sebeple acziyetimi haykırmaya karar verdim dostlarım.
İnsanların, acılara, özellikle de hakları çiğnenerek zulümden dolayı ortaya çıkan acılarına sessiz kalarak tahammül etme eğiliminde olmaları, öğrenilmiş bir davranış olmalı. Yoksa insan, nasırına ya da yumuşak yerlerine sert darbeler aldığında bağırmak suretiyle canının acıdığını belli ederek bir “imdat” çabasının düğmesine basar. Bunu yapmıyorsa, ya imdat camını kırmaya değmeyecek bir darbedir aldığı; ya da “kaskoyu bozdurma, hasarsızlık indiriminden faydalanamazsın!” diyen bir hannas tarafından efsunlanmış olmalıdır.
Anlaşılacağı üzere ben, hasarsızlık indiriminden faydalanmayı düşünmediğim gibi maruz kaldığım şeyin sorumlusunun "sigorta şirketi" yani Ülker olduğunu biliyorum. Omzumu sıvazlayarak benden yana olduğunu söyleyen uşağın, dudağının kenarına yapışmış, sahibi adına söylemek zorunda olduğu yalanı görüyorum. Fakat içinde bulunduğumuz anlam dünyası ve onun kelimeleri, maruz kaldığım durumu bütün açıklığıyla ifade etmemi zorlaştırıyor. Hem yapılan operasyonların iç yüzüne dair yeterli bilgiye sahip değilim; hem de, daha beteri, bu konuda meramımı anlatabilmek için yardım alabileceğim bir edebiyat henüz mevcut değil.
Bu durumu hastalıklarımıza benzetiyorum. Şöyle ki: hastalandığımızı, hastalığın belirtileri ortaya çıkıp hareket kabiliyetimizi sınırlamaya başladığında anlarız. Doktora gidip, belirtiler üzerinden nasıl bir hastalıktan muzdarip olduğumuzu ve tedavisini öğrenip işe koyuluruz. Ancak tedavi, hastalığın sebeplerini ortadan kaldırmaya değil, ortaya çıkan sonuçları tamir etmeye dönüktür sadece. Hatta daha da acısı, bazen tedavi denen işlem, belirtileri gizlemeyi amaçlar. Belirtiler ortadan kaldırıldığında hasta olduğumuzu ispatlayacak veriden yoksunluğumuz, hasta olmadığımıza inanmamız gerektiği çıkarsamasıyla son bulur. Örneğin; ateşimiz yükselir, ateş düşürücü alırız; ama ateş düşürücü tedavi etmez, belirtiyi ortadan kaldırır sadece. Neden ateşimizin yükseldiğinin cevabını vermediği gibi sanıyorum bununla ilgilenmekten de hoşlanmaz. Ve ateşimiz düşmüşse şayet, iyi olduğumuza inanmak zorundayızdır artık…
Toplumda belli hastalıkların ortadan kalkması, bu konuyla ilgili doktorlara olan ihtiyacımızı da ortadan kaldırır. Bu durum bizi, doktor paradoksuyla karşı karşıya bırakır, doktoru da. Toplumsal görevi hastalıklar ve onları iyileştirmek olan bir doktor, uzmanlığıyla bütünleşmesi oranında insanlığına yabancılaşarak bir müddet sonra ontolojik varlığını hastalıklara bağlayabilir. Bu durumda, var oluş anlamını kaybetmemek için, çözmesi gereken krizlerin kontrollü bir üreticisi durumuna gelebilir. Ya da, modern dünyamızda olduğu gibi, “iyileştirilebilir” hastalık üretiminin ARGE çalışmalarını tüm doktorlar adına ilaç tekelleri yapar, doktorlar ve eczacılar, tekellerin “kriz pazarlamacıları” durumuna getirilir.
Buna itiraz yükselten insanlar kesinlikle bir “terörist” gibi gömülürler. Arkalarında tutulacak bir yas bırakılmaması için de; sadece gömülmezler, betonlanırlar da aynı zamanda. Ki, meşru bir “yas tutma”, konu hakkında bir literatürün ortaya çıkma ihtimalini ima eder…
Aynı durum toplum güvenliğinden sorumlu insanların da paradoksudur. Görevlerini iyi yaptıklarında ortadan kalkacak olan sadece “sorun” değil; toplumun kendilerine duyacağı ihtiyaçtır da. Dolayısıyla, çözmeye adandıkları sorunların bitmeMesinin duacısıdırlar ve zamanla kadere imanlarını kaybettiklerinden işi "şansa" bırakmayan kriz yaratıcılarına dönüşürler. Hatta öyle olur ki, bizatihi kriz, yaratılmayı beklemez; bir kanser gibi üremiş olan “sorun çözücüler”in iktidar alanı olarak tebarüz eder…
Biliyorum, bilmediğiniz şeyler söylemiyorum. Bunları nereye, nasıl bağlayacağımı merak ediyorsunuzdur? Haydi, nereye’si de belli: Ülker'e; ama nasıl bağlayacağım? İşte tam yukarıdaki gibi olduğundan şüphe duymadığım durumu delillendirebileceğim yeterli veriden, dolayısıyla literatürden yoksunum. Bunun için kolektif bir çalışma gerekli. Bir harf, bir kelime, bir satır…
İlgililerin konuşmasını beklemeye ya da ilgilileri konuşmaya zorlamaya ne dersiniz?
İlgililerin konuşmasını beklemek, kepekle maymun avlamaya çalışmak gibidir. İğneyle kuyu, zor dahi olsa kazılabilir ama kepekle maymun avlanmaz. Elbette dua edelim bunu yapmaları için; ama onları konuşmaya da zorlamalıyız ve böyle yapmakla kadere de isyan etmiş olmayız dostlarım! Tıpkı Tahrir’de “Allah, ekmek, onur” denklemini haykıran insanlar gibi… Onlar kadere isyan etmediler; kendileri için takdir edileni, egemenlere kurban etmekten vazgeçtiler sadece.
Ülker, her ne kadar “muhafazakâr” dünyanın çatısı, girdilerin bir çıktısıysa da; diyorum ki: gelin bu cerahate bir neşter vurma girişimini başlatalım. Bu cerahat patladığında ortalığa saçılacak pisliğin büyüklüğü bizi korkutmasın; değil mi ki bünyemizde taşıdık bunca zaman, artık onun da, bizim de yüzleşme ve birbirimizle yollarımızı ayırma vaktimiz gelmedi mi?
Yeni bir anayasa yapılması gerektiğinden kimsenin şüphesi kalmadı. Vatandaşların, devlete karşı görev ve sorumluluklarını sıralayan köle talimatnamesine, artık kimsenin vicdanı “anayasa” diyebilecek durumda değil; elbette ki bu talimatnamenin kurduğu dünyadan beslenenler ve hala daha bunu sürdürme gayreti içinde olanlar hariç.
İşte Ülker, mevcut anayasa ve ondan türetilen mevzuatla semiren bir canavar; sade bir “püskevit” çi değil anlayacağınız. Ekini ve nesli fesada uğratma ameliyesinin ekin tekeli, “ekin bakanlığı” gibi bir şey. Yan yana hayatımızı sürdürdüğümüz binlerce insan da, Ülker’deki görevleri icabı, Ülker’in hem çalışanlarıyla hem de iş tuttuğu başkalarıyla yaptığı sözleşme adı altındaki dayatmalara tanıktır. Ve vicdan sahibi herkes biliyor ki, o “sözleşmeler” cari anayasanın ve mevzuatın bile gerisindedir…
Yeni anayasanın temelini, mülkiyet ilişkilerimiz belirleyecektir. Eskisi de bu temel üzerine kurulmuştu. Sloganı da muhtemelen aynısı olacaktır:
“Adalet, mülkün temelidir.”
Aralarındaki fark, önceki, vatandaşları da alınıp satılabilen bir mülk olarak, yani köle olarak eşitlemeye “adalet” derken, yenisinden umudumuz, kendilerimizi “insan” yazdırabilmektir. Adlarımızın Rahmi Koç ve Murat Ülker’le aynı hizada yazılacağı bir anayasa umudu…
Bu çerçevede toplumu oluşturan çeşitli kesimler, ilk bakışta farklıymış gibi görünen iki ana fikir ekseninde öbekleniyor ve algılarımızı serinleten, birbirini kovalayan iki karşılıklı pervaneden mürekkep bir dikatomi oluşturup, üniter yapımızı güvence altına alıyor:
“Özgürlükçüler” : “özel mülkiyet hakkı engellenemez!”
“Toplumcular” : “ özel mülkiyet hakkı olamaz, mülk devletindir!”
Bu önermeler, öznesi belli olmayan önermelerdir. Öznesi belli olmayan önermelerin öznesini bulmak için “kim?” sorusunu sorduğumuzda alacağımız cevap: gizli öznedir.
Gizli özneyle ilgili çok şey söylemek isterim ama yer darlığından sadece değinecek olsak; bize, gördüğümüzden ve konuştuklarımızdan çok daha büyük bir dünyanın kapılarını açar: zımni anlam dünyasının; yani, “gerçeğin çölünün”…
Öznesi belli olmadığından, hamasetin perdesiyle örtülen önermelerin gizli öznesi, daima toplumun seçkinleridir. Sadece ve sadece gelir dağılımındaki eşitsizlikle yığılabilecek olanı yağmalarlarken, “fırsat eşitsizliğinden” en çok da onlar muzdariptir… Oysa
“Tüm insanların mülkiyet hakkı güvence altındadır. Böylesi bir mülkiyetin temeli, ancak adalettir.” olmalıydı…
Gerçeğin çölüKambiyo senetleri, çekler, krediler, kartları, sanal klavyeler, şifreler, borçlar, alacaklar, alınamayacaklar, faiz içi zulüm, faiz dışı fazla ve krizler… Biliyorum ve biliyorsunuz ki bunların tümü birer sanrı. Kurgusal bir dünyanın kavramları ve ne yazık ki bu kavramlarla düşüneli beri başımızı bitten, gözümüzü çöpten sakınamıyoruz. Maruz kalıyoruz: “esas duruşunu göster lan!” Ne acı bir şey, sürekli maruz kalmak. Köle olmanın en acıklı yanlarından birincisi, saygısız bir karşılıksızlık içinde mütemadiyen maruz kalmaktır: “Emredersiniz komutanım!” Bedenlerimizi buna ne denli alıştırmış olursak olalım, ruhlarımız, bir nabız atımlık da olsa, itiraz eder hep; içimizin bir yerlerinde ıslak, sıcak ve yapışkan dengelerimiz kayar ve dizlerimizin bağı çözülür…
“Kahrolsun kapitalizm!” demekle kahrolmayacak; hatta bu sloganı bile pazarlayabilecek bir fırsat kurnazlığıdır o. Bizi, bizden alıp; bizi, bize karşı örgütleme kabiliyetimizdir o. Aklımızla kalbimizin bağını koparıp gerçeğin çölünden, kurgunun cennetine sürgünümüzdür o…
“Fırsat eşitliği”, hepimizin aynı anda, aynı düzeyde bilgiye sahip olabileceğimiz varsayımına dayalı tekçi, üniter; yani kurgusal bir totaliter dünya kavramıdır. Mesela; hepimizin Ülker’in fabrikalarında eşit yarış koşullarına sahip “atlar” olduğumuzu varsayar. Dışarıda kalmayı fırsat eşitsizliği olarak tanımlar ve bu yüzden daha çok istihdamla “fırsat eşitliği” rüyasına koşarken, bizi de bu yalana iman etmeye davet eder. Ama “kutsal tohum”un kalıtsal veraset yoluyla devraldığı imtiyazı “hak” saydığından, sorgulanmasına yanaşmaz. İçeride kalanlar arasındaki farkları, bir tür gizli özneli önermelerle buharlaştırır. Üniter devletin kamusal alanları fabrikalar da, kendi içlerinde gettolaştırılarak “üniterleştirilir”. Kabul edilemez dindarlar, Ülker’in taburlarına; makbul vatandaş laikler, Koç’un taburlarına yazılır. Hepimizin “eşit” sayıldığı bu koşullarda geri kalmak suçunu işleyenler bir tür modern lanetin kurbanları olurlar. Sonuç: “sizin suçunuzdur!” Eşit şartlarda başaramamış olduğunuz tescillenmiştir ve sayılmamayı “hak etmiş” olarak utanç içinde maruz kalmaya razı edilmişsinizdir.
Sanıyorum bunu gerçekleştirebilmek için mümkün mertebe belli şartlandırmalar sonucunda standardize edilmiş insan profilleri tercih edilir “insan kaynakları uzmanları”nca. Ateşi su, suyu ateş olarak sunduklarında fark edemeyecek düzeyde algıları sakatlanmış, maruz kalmaya itiraz yükseltemeyecek insan tarlaları, ordular kurmak ve eşyanın tabiatıyla, ahlakla yaptıkları savaşa daha çok asker sevk etmek için…
Deccal ve ordularıyla savaşmak istiyorum dostlarım!
Bilenlerin bildiği, bilmeyenlerinse öğreneceği üzere, mevcut yargı kanalları üzerinden Ülker’le bir mücadele içerisindeyiz. En çok zorlandığımız, lakin bir o kadar da sonuç aldığımız alan, derdimizi anlatmak için, yerleşik algılar sonucunda gelenekleşmiş labirentin koridorlarının dışında yeni koridorlar açma çabalarımızdır. Güçlü karşısında mücadele etmenin romantik bulunduğu modern dünyamızda, “Davud’un sapanı”yla Calut’a romantik bir dalış denemesi benimki de…
Ülker, Sabancı, Koç ve diğer kimlikleri ve maksatları belli, imtiyazlılar topluluğunun elinde birer oyuncağa dönüşmüş olmamıza itiraz etmek istiyorum dostlarım!
Mülkün temelini, adaletsizlik; yani, eşitsizlik üzerine bina ettikleri piramitlerinin altından bir çıkış arıyorum; “Tekvin” gibi romantik ama gerçekleştiğinde, firavunun başına gelen kadar boğucu olacağına şüphe duymadığım bir itikadın nuruyla aydınlanmış bir çıkış…
Bundan böyle: “Hâkimin oğlu hâkim, hırsızın oğlu hırsız olur!” önermesini kuran kararmış zihne karşı başlatılmış savaşa desteğinizi istiyorum dostlarım!
Soluğumun yettiğince haykırmak istediğimi, siz de taşıyan bir ses olun, bir harf olun, dudak kıvrımına gizlenmiş, hesap soran bir ima olun…
Medya paradoksuna girmeyeceğim. Ama henüz fasit daireye düşmemiş “1 bölüm sosyal medya” dan ses vermelerini isteyeceğim. Tıpkı “askerler anlatıyor” da olduğu gibi, kimi düşüncelerinizle, hikâyelerinizle, başınızdan geçen acı hatıralarınızla kurumsal kültür ve üzerimizde kurduğu hiyerarşik yapısını mahkûm edecek verilerle bir yazın oluşturalım. Kiminiz lütfen, kiminiz de Allah rızası için yardın edin! Aklıma gelen en güçlü iki gerekçe de:
1-) Ülker ve sermaye hakkındaki gerçekleri konuşmak, bu ülkenin sınıflı yapısının sonuçlarını konuşmaktır ve bu bizi, sebepleri de anlamaya sevk edebilir. Ekonomiyi konuşmak Din/kültür, siyaset ve hukuk’u konuşmanın dışında değildir. Bunlar bir bütünün ayrılmaz parçalarıdır…
2-) Eğer birinci nedeni yeterince makul ya da güçlü bulmadıysanız; “feodal değerler” denen mahalle arkadaşlığı adına, birbirimize el uzatmış olmamız, bir tanışınızın maddi-manevi yağmalanmasına sessiz kalmamış olmak uğruna “haykırmak” sayılmayacaksa da; biraz gürültü koparın istiyorum. Kim bilir belki canavarı ürkütürsünüz; yüzüme ve boğazıma bastığı ayağını çeker de, ağzıma dolan kanı tükürür, nefes alırım dost eli tadında…
Mübarek bir Cuma günü Deccal’ın devrileceği umudumu sekinetle yüreğimde yeşerten Rabbime hamdolsun…
Rüştü Hacıoğlu
http://ulkereboykotbaslatgmailcom.blogspot.com/2011/07/cagr.html
0 yorum:
Yorum Gönder