2 Temmuz 2011 Cumartesi

Ülker paradoksu

Bu ülkede pek çok şeyin bir şekilde izahı mümkünken, Ülker gibi bir firmanın boykot edilmesi çağrısını anlatmak epey sancılıdır. Sancılı olması, imkânsız olmadığının işaretiyse de, nasıl anlatılabileceğinin cevabı değildir ne yazık ki...

Balyoz ve benzeri darbe girişimi davalarının durumuna denktir Ülker’in durumu; bir farkla ki, henüz haklarında açılmış bir "kapsamlı dolandırıcılık" davası mevut değildir. Belki de, yaygın yanlışların bir süre sonra "normal" kabul edilmesiyle ilgili olabilir bu durum.

Nasıl ki darbecilik kime karşı yapıldığına göre bir dönemin insanlarınca normal kabul ediliyordu, işte Ülker tipi sahtekârlık da şimdilik normal kabul ediliyor pek çok mağduruna rağmen...

Eğer yaptığı sahtekârlığı bir kaç rafineriden geçirip sebep-sonuç arasındaki bağı koparmayı becerebiliyorsa çete, artık o, haydutlar vadisine veda etmiş bir ‘soylu’ lar topluluğudur.

Çetebaşılık, ‘gurup başkanlığı’ , ‘onursal başkanlık’ gibi sıfatların örtüsü altında gayb âleminde sır katına çekilir. “Perde arkası” deyiminin ifade ettiği duruma geçilir…

Ülker’in yapısıyla ilgili söylenecek bir kaç söz, rafinerinin işleyişi ve ürünlerini anlama bakımından yol gösterici olabilir.

Kalıtsal veraset yoluyla kutsanmış (baba-oğul-kutsal ruh), babadan oğula devreden ayrıcalık ‘sahip’lerinin tepe noktasından başlayarak, aşağıya doğru üç temel katmandan oluşur yapı. Geçirgen olmayan ancak ‘kutsal tohum’ dan gelen ‘soylular’ ın yerleşkesi “tanrısal katman”ı bir kenarda tutarsak diğer iki katman şöyle yapılanır:

‘Beyaz yakalılar’ ve ‘mavi yakalılar’ olarak sembolize edilen konumlar, yönetenlerin ve yönetilenlerin göstergeleridir. Bir eli cebinde frak kırması bir kıyafet içinde görüntü veren yahut da genellikle üretim alanlarına yayılan beyaz önlüklü iyi semirmiş tipler, dünün tavan arası kölesinin zamane sürümleridir.

Mavi yakalılarsa, elleri ceplerinde yakalandıklarında, aldıkları “mayışı” hak etmeyen hırsızlarmış iması yüklü nazardan gözlerini kaçırıp, yarı mahcup başları öne eğik gezen, üretimin tüm yükü omuzlarına binmiş yarı aç ve sürekli “kaçış planı”* kuran ezik insanlardır.

Bu üç sınıf arasında göze görünmeyen ancak içsel bir bilişle hissedilen keskin bir sınır vardır. Bu sınır ‘kader çizgisi’ dir. Seçilmişlikle doğrudan ilgili olduğundan, sebep-sonuç ilişkilerine konu edilebilecek bir bilgi türünü içermez. 'Allah’ın takdiri' denilip kolayca geçilebilen cinsten bir giriş-çıkış noktasından sonrası, ‘soylular’ katmanı dâhil ‘beyazlar’ ve ‘maviler’ in kendi içlerindeki alt kategorilerinin rekabetiyle pekiştirilen sistemin bekası, “haset” kodunun her birimde tahkimiyle, ‘sahip’ in huzur ve güven içinde uyumasını mümkün kılan tütsü kıvamında bir sihri açığa çıkarır.

Doğrudan “haset zinciri” olarak da tanımlanabilecek bu yapı, modern zamanların “besin zinciri” şemasıdır aynı zamanda. İnsanın, başka insanların ter ve kanı üzerinde ‘tanrılığını’ ilan ettiği bu karanlığı var eden zihniyetin, içine hapsolduğumuz vesayet rejiminin yasalarına ‘ustalıkla’ giydirilip perçinlenmiş yapısı görmezden gelinmek suretiyle üzeri kalın bir şal ile örtülmektedir şimdilik. Ancak ne yapılırsa yapılsın haset zinciri piramidinin tepesindeki hanedanlar ve kapıkullarının kıçı, aysbergin görünen ucu gibi açıkta durmaktadır. Burası bir temenni olmakla birlikte, yeni anayasa çalışmaları başlayabilirse şayet, bu yapıların çarklarına çomak sokmaya giriş noktasında önemli bir işleve sahip olacaktır diye düşünüyorum.

Böylesi yapıları inşa etmede kullanılan yapı taşı olarak hasedin işlevselliğini sağlayan nedenlere bakıldığında, birbirine sebep-sonuç ilişkileriyle bağlı bazı olguları anlamak zorunluluğumuz belirmektedir.

Bu olguları başlıca üç sınıfa ayırmak olan biteni izah etmemizi kolaylaştırabilir.

1) Varlığımızın başkalarınca tanınması: saygınlık
2) Varlığımızın sürdürülebilirliği: ekmek
3) Varlığımızı belirleyen: otorite

Bir yönetim piramidi, kurumsallaşmış bir işletme, başka türlüsünün olabileceğine ihtimal vermek istemediği için cebren ve (hileyle) dolayısıyla ‘kaçınılmaz’ olarak hiyerarşiktir. Yani kategorik olarak insanları en ‘değerli’ den ‘değersiz’ e doğru tasnifler. Dolayısıyla insanlar arasındaki doğal saygı ilişkisini başkaca yapay şartlara bağlı kılmak suretiyle, eşitsizliğin ve dolayısıyla otoritenin temellerini insan ruhunun derinliklerinde kurmayı amaçlar.

Saygı kazanmanın yolu ve araçlarına sahip (otorite) olmak suretiyle de insanlığı içinden çıkılması oldukça zor bir paradoksa gömer.

İnsanın varlığını devam ettireceği zaruri ihtiyaçlarının, ekmeğinin karşısına, nasıl ve niceliğini insanın kendi seçimleriyle inşa etmesi beklenen kişiliği konur ve ekmek, insanlara, kişiliğinin kodlarına nüfuz edilmesine izin vermesi mukabilinde sunulur.

Bir başka ifadeyle saygınlık ekmeğe bağlanırken; ekmek, ruhunu teslim etmeye, bir başka insanın otoritesine boyun eğmeye yani kapı kulluğuna, memuriyete bağlanır. Bu yolla ‘efendi’ pekiştirilir, sistemin güvenliği bakımından saygının kimin nezdinde aranacağı belletilmek suretiyle ‘insan insanın kurdu’ haline dönüştürülür.

Bu bir bakıma “devşirme” işleminin öteden beri saygı üzerinde kurulan baskıyla gerçekleştirilmesi yönteminin tekrarından başkası değildir. Ancak insanlar, maruz kaldıkları baskılar sonucu tıkıştırıldıkları bu yapay kategorilerin ima ettiği eşitsizlikleri kolayca içselleştiremezler. Bu durum, iki belirleyici refleks ve bunları temsil eden iki tip insan profilini ortaya çıkarır. Eşitsizliğin alt basamaklarındaki konumuna itiraz eden ve kendisine öğretilen yoldan yükselme gayretine giren "kariyeristler" ile doğrudan eşitsizliği meydana getiren bu sınıflandırmayı sorgulayan "muhalifler".

Muhalifler, yani ajanlaştırılamayanlar ya da ruhlarına henüz arzulanan düzeyde nüfuz edilemeyeler, sistem ajanları tarafından hemen fark edilip müesseselerin ‘hijyen’ çalışmaları kapsamında ‘ilaçlanmak’ suretiyle bünyeden atılıp dış dünyaya terk edilirler.

Örneğin, birkaç yıl evvel Ülker’in bisküvi fabrikasında, arife günü: “bayram süresince fabrikanın ilaçlanması sebebiyle mesai yapılmayacağı…” duyurusunun ardından postaya verilen ‘çıkış’ mektupları, ‘ilaçlanmış’ çalışanların ellerine bayram sabahında ulaştırılmıştı.

Fark edilme, ajanlaştırılamayanların insani tepkiler vermek suretiyle ahlaki davranmaları ve gayrimeşru, gayriinsanî buldukları önermeleri sorgulamaları sebebiyle gerçekleşir. “ Sana söyleneni yap!” önermesinin yankı bulmadığı insan türü, kurumsallaşmayı tehtid eden en önemli sorunlar kapsamındadır. Bugün yargıda yeni yeni karşılaşmaya başladığımız ve statükonun anlamakta ‘zorlandığı’ tutum gibi…

Bu başlık altındaki konumuz, bir yazının zaruri çerçevesi icabı, ‘ilaçlananlar’ dan ziyade, başka insanların ilaçlanması faaliyetine göz yuman ya da doğrudan katılan diğerlerinin zihniyetlerini anlamaya yöneliktir. Bu bağlamda değerli çalışmalar yapmış bir düşünürün konuya dair fikirlerine referans vermeyi -yukarıda söylemeye çalıştıklarımı da desteklediği düşüncesinden yola çıkarak- uygun gördüm.

Richard Sennet, “Zero-sum game”: “sıfır toplamlı saygı oyunu” olarak kavramsallaştırdığı, birinin kazanmasının mutlaka diğerinin kaybetmesi anlamına geldiği bir oyun teorisinden bahseder.

Bu oyun, “kariyer” adı verilen statü basamaklarındaki sınıf atlama yolculuğuna ne kadar da çok benziyor. Üstlerinin karşısında önü ilikli boyun bükük, sinsi “dil” darbeleriyle zemini kayganlaştırmaya çalışırken; astlarına, üstünlüğünü göstermek için el cepte, tekme astın suratına basmakta… Ola ki ve olmakta ki, ast da mini mini darbelerle yer açmaya çalışmakta kendine… Topladığımızda, kariyer mukabilinde ruh tüketen kazananı olmayan sıfır toplamlı bir acı oyun; isterseniz “insan insanın kurdu oyunu” deyin…

“…Kendi değerini teyit etmek için zencilere [Kürtlere, romanlara, mavililere… R.H.] saygının reddedildiği bu sıfır toplamlı saygı oyunu, gurup mülakatlarına damgasını vurdu.
Bu düşmanca oyunun nasıl önleneceği konusu otuz yıl önce kafamı epey karıştırmıştı, hala da karıştırmakta. Eşitsizlik, kendinden şüphe etmeye dönüşmüştü; zencilere ya da [ötekilere R.H. ] yapılan saldırıların, gerçekten insanların kendilerini daha iyi hissetmelerini sağladığına inanMAmama rağmen, o şüphe belki kısmen diğerlerinin saygınlığına saldırarak ancak hafifletilebiliyordu. “Görülmeme” hali, hala bir intikam alma ve hakaret etme arzusu yaratıyordu. Bu da, saygının toplumsal kıtlığının kasvetli bir sonucuydu…” s.59 (R. Sennett Saygı/Ayrıntı Yayınları)

Sonuç

“Ülker ailesi” tamlaması altında paternalist bir istismar zincirine atıfla, ‘efendi’nin potinleri altında preslenmiş bu, “kutsal tohum” dan olmadıkça adı “beyaz yakalı” da konsa, ezikler zincirinin parçası devşirmelerin birbirlerine ve sahipleri adına başkalarına ettiğini anlamak zor elbette ki; ama, beni en çok üzen, Ülker seçkinleri bunca insanı tuğla gibi birbirine ekleyip, çıkarıp, yapıştırıp, sökerken bağlaç ya da çimento olarak “din” i kullanma biçimine “İslami camiadan” hiçbir itirazın yükselmemesi, aksine “din”e yaptıkları ‘hizmet’ le anılmalarıdır…

Hoş, beni yakinen tanıyan kimileri, Ülker'in paletleri altında kaldığım için bunları söylüyor olmamı "ahlaki" ve "kimi müflis tüccarların hiyerarşi eleştirisi" ni anlamlı bulmayacaklardır. Lakin biliyorum:

"...Dilce susup bedence konuşulan bir çağda

biliyorum kolay anlaşılmayacak

kanatları kara fücur çiçekleri açmış olan dünyanın

yanık yağda boğulan yapıların arasında

delirmek hakkını elde bulundurmak

rahmana çağdaş terimlerle yanaşmak için

[size] deha değil

belgeler gerekli

kanıtlar, ifadeler, resmi mühür ve imza..." İsmet Özel...

*”Kaçış planı”:

a) Daha çok dua ederek daha çok namaz kılarak;

b) Daha çok loto, toto, şans topuyla bir çıkış yolu aramak

ze şıkkı) Peygamberlerin yaptığı gibi ‘baba-oğul-kutsal ruh’ arasında cereyan eden fon transferine sıkı bir tekme hazırlığındaki hakiki bir sendikal mücadelenin yolunu aramak; ki, buna dair bir emareye henüz rastlanmadı. Şimdilik “tehlikeli bir fikir” biçimiyle patronun korkusu ve bazı muhaliflerin tasarısı olarak tasavvur âleminde dolanıyor…


http://ulkereboykotbaslatgmailcom.blogspot.com/2011/07/ulker-paradoksu.html

0 yorum:

Yorum Gönder