Buraya bir ekleme yapmayı çok lüzumlu görüyorum; daha sonra da üzerinde çokça konuşacağımız İdris Küçükömer ve "Batılışama & Düzenin Yabancılaşması" kitabından...
"Türkiye'de sağ sol, sol da sağdır. Türkiyenin 'solcu' ları gericidir. Türkiye'nin ilericileri 'sağ' cenahta yer alan geniş İslamcı halk kitleleridir."
Epeydir yeni kitaplarla tanışsam da, dostlara tanıtma işine ara vermiştim. Ayhan Aktar'ın bu yazısı vesilesiyle....
Prof. Yahya Sezai Tezel, Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden emekli öğretim üyesidir. Ben ismini 1978-80 arası yayımlanan Toplumcu Düşün dergisinin yöneticisi olduğu dönemde duymuştum. Toplumcu Düşün, her bakımdan farklıydı. Kendisiyle hiç tanışmadık, ama Prof. Tezel ilginç bir hoca olmalı. Mülkiyeli öğrencilerinin kendisi hakkındaki değerlendirmelerini Ekşi Sözlük’te (http://www.eksisozluk.com) bulabilirsiniz.
Prof. Tezel, CHP’nin Avrupai anlamda bir sosyal demokrat parti haline dönüşmesi için epey çalışmış. Aşağıdaki metin, Prof. Tezel’in “Ben bu gidişle CHP’ye galiba oy veremeyeceğim. Çünkü ...” başlıklı son yazısından kısaltılarak sunulmuştur. Prof. Tezel’in yazısı ilginç biyografik unsurlar taşıyor. Cumhuriyet seçkinleri, alaturka elitizm ve CHP hakkında önemli tesbitler içeriyor. Yazının tümünü okumak isteyenler, http://www.yahyatezel.com adresine bakabilirler.
“Çocukluğumdan bu güne kadar, beni önemli ölçüde solcu yapan bir algılamam ve itirazım oldu. Bu algılama ve itiraz nedeni, bazı insanların, babalarından, ailelerinden ötürü hak etmedikleri bir kayrılma ile yaşamaları durumu idi. Üniversite’deki hocalıktan ülkenin başbakanlığına kadar kamusal alana ait ve liyakat ve ehliyetle tahsis edilmesi gereken birçok mansıp ve makamın, adeta arka plandaki bir görünmez eller mekanizması tarafından birilerine madalya gibi verilmesi beni hep rahatsız etti hep. Çok ciddi bir haksız rekabet vardı. Osmanlı’nın kapılanma kurumu, kapılanma kültürü Cumhuriyet’in içinde devam etmişti. Enderun, Harbiye ve Mülkiye’de yetiştirildikten sonra Padişah kapısında kapılananlar, sosyolojik statüsü köle, uşak ve aristokrat melezi olan bir yönetici sınıfı oluşturmuşlardı. Kendilerine ulufe gibi verilen mansıplarla ve makamlarla Padişah’a şahsi itaat yemini ile hizmet edenler devletin kendilerine emanet edilmiş olduğunu vehmederlerdi. Arkaik bir dünya tasarımı içinde kendi meşruiyetlerine inanırlardı.”
“Ben sosyolojik olarak bu sınıftan değildim. Babam, babası ayakkabıcılık yapan bir Trabzonlu idi... Annemin babası ve annesi köy kökenliydi... Ben farklı olan bir askeriye yani ayrıcalıklı devlet görevlileri sınıfının varlığını ilkokul yıllarımda, ama özellikle 1952’de TED Ankara Koleji’nde yatılı öğrenci olduktan sonra ayırt ettim. Kendi sınıfsal statümü, kimliğimi bilinçlendirmeğe başladım. Mülkiye’deki hocalık hayatım ve 1976’dan sonra CHP’de çalışmam ve CHP’yi içinden, perdenin arkasından bir miktar görme fırsatı bulmam bunu iyice netleştirdi. Konu zihnimde berraklaştı. Bu sınıf bilinci siyasi tercihlerimi de etkiledi. Yaşama tarzımı en iyi koruyabilecek bir tarihî kimliğe sahip gibi görünse de, sınıfsal nedenlerle CHP’den rahatsız olmaya başladım. Kemal Kılıçdaroğlu’nun son kurultayda Parti üst yönetimi için kendi kadrosunu oluşturması ile birlikte bu rahatsızlığım şiddetli bir şekilde arttı. CHP’yi yeniden, sosyal demokrat bir parti gibi değil, II. Abdülhamid’in mabeyin kapısında yaşayanlar partisi gibi algıladım. Gürsel Tekin gibi birkaç kişinin oluşturduğu farklılığa rağmen, CHP, ağırlıklı olarak bir paşazadeler partisi gibi görünüyor bana.”
“Birkaç örnek verelim. Gülsüm Bilgehan Hanımefendi... İsmet İnönü’nün torunu olduğu için siyasette bulunuyor. Prof. Dr. Hurşit Güneş Bey, kendisi siyasete babasının verdiği soyadı ile değil bileğinin gücüyle girmiş Turan Güneş’in oğlu olduğu için siyasette bulunuyor... Prof. Dr. Sencer Ayata da, aynı Turan Güneş’in damadı olduğu için siyasette bulunuyor. Faik Öztrak, Mülkiye Mezunu ve Atatürk ve İnönü dönemlerinde milletvekilliği, TBMM Başkanvekilliği ve Dâhiliye Vekilliği yapmış olan dedesi Faik Öztrak’ın torunu... olduğu için siyasette bulunuyor... Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin üst lider kadrosuna taşıdığı çok ilginç bir başka Osmanlı’yı Cumhuriyet’e bağlayan quasi-aristokratik ailenin çocuğu da Osman Korutürk. [Kendisi] Cumhuriyet’in altıncı Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün oğludur. Dışişlerinde kendi bileğinin hakkı ile kariyer yapmış olsa da, Türkiye’nin dış politikası ile ilgili kamuya yansımış herhangi bir analizi, fikri olmayıp, siyasete getirilişinde siyasi faaliyetlerinin rol oynadığının söylenmesi imkânsız gibidir.”
“Bu yapılanmada beni asıl rahatsız eden, bu tür sosyolojik yapısı kapıkulu ile güya aristokrasi melezi olan, sınıfsal konumları nedeni ile cımbızla seçilir gibi CHP’nin üst yönetimine taşınan, sonra da devletin üst yönetimine taşınmak istenilen bu kadronun ciddi bir hakkaniyetsiz rekabet meselesi yaratmasının ötesinde, büyük bir siyasi etkililik riski de yaratmasıdır.”
Prof. Tezel yazısını şöyle bitiriyor:
“Kendilerinde, Türkiye’yi... [yönetmiş olmakla], imtiyazlı yaratılmışlık vehmeden bir geleneği reddetmek istiyorum. Sınıfsal kimliğimden ve adalet değerimden ötürü. CHP padişah kapısına kapılananların, kapıkullarının devleti kötüye kullanmaları geleneğini sürdürerek kime kendini sol, sosyal adaletçi olarak gösterebilecek ki?”
Prof. Tezel’in yazısı küskün ve karamsar bir yazı. Ama CHP’nin sosyal demokrat bir partiye dönüşmesi hakkında iyimser olmak için bir sebep var mı? Bilemiyorum.
Ayhan Aktar / TARAF
"...İttihat ve Terakki'nin genellikle 19. yy Osmanlı bürokratlarına has diğer bir yanı da 'devleti kurtarmak' iddiası ile iktidara geldikten sonra nüfuz ticareti ve nepotizm yanında, emperyalist-levanten-bürokrat işbirliğine girişmiş ve yürütmüşlerdi. İngilizler yerine kısmen Cermen kapitalistleri ikame etmek neticeyi değiştirmezdi.
YanıtlaSilŞehirlerin kamu işletmelerinde, madenlerde vs.'da artık yabancı sermaye firmaları gelişirken şüphesiz bunlarla beraber bir miktar emek gücünü satan işçi sınıfıda ortaya çıkıyordu. İttihat ve Terakki idaresi, özellikle yabancı sermayeye ait şirketlerde 1908 yılında yer alan grevleri zaman zaman asker ve polis zoruyla bastırmıştı. Yabancı sermayenin zoruyla meşhur "Tatili Eşkal Kanunu" çıkarılmıştı. Emperyalistlerle işbirliği içine itilen ve Batı tipi burjuva yaratmak isteyen İttihatçılar, ancak, belli deyimle komprador yaratabilirdi.
Gerçekten de adamları ve akrabalarıyla bunu da bir derecede başardılar. İttihat ve Terakki için anlamlı bir adı, Yahya Kemal koymuştur. Bu ad "İktidar Tekkesi" dir. Ülke içinde bir sınıfa dayanmadan zaman zaman iktidar olabilen ve "artık ürün" den önemlice bir kısma el atabilen hem Osmanlı ve hem de Cumhuriyet bürokratları için bu isim konulabilir. İktidar tekkesine mensup ittihatçıların bir kısmı firma sahibi oldu.
Fakat önemli olan başka bir kuruluştan bahsetmeliyiz: "İtibarı Milli Bankası" adıyla kurulan bir banka vardı. Bürokratların artık üründen pay almasının bir metodunu gösterdiği için bu bankaya değinmekte yarar var.
(...)
a) Yarısı ödenen sermayenin mühim bir kısmı hükümete aitti.
b) Bankanın kurucuları o dönemin nüfuzlu şahsiyetleri, devlet adamlarıydı.
Demek ki, bu banka bir takım firmalar kurarak (madencilik dahil) kazanacağı karlardan iktidardaki bürokratlara servet sağlayacaktı. İşte bu "Devlet Bürokrat Bankası" daha sonra rastlanan İş Bankası'nın ilk modelidir (nitekim 1927'de ikisi birleştirilmiştir). Fakat asıl önemli olan taraf bu hareketle bürokratların küçük bir azınlığında sınıflaşma ve burjuvalaşma eğiliminin ortaya çıkmasıdır. Bu hareketi, devleti kullanarak ilkel birikim yapmanın bir yolu olarak niteleyebiliriz. Batı merkantilistlerinin yaptığı gibi sömürge yağması ve esir ticareti yapabilcek değillerdi ya!
Bürokrasiden yararlanıp üretim aracı sahibi olmak üzere tekil hareketler her zaman olmuştu. Fakat kitle halinde bir sınıflaşma olayına, Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK) sebebiyle değinilecektir..." sF. 92-93
İdris Küçükömer / Batılılaşma & Düzenin Yabancılaşması