Mübarek intifadanın ardından Tunus halkının başlattığı devrimin hâlâ devam etmesine, Mısır’daki öfke gününün yankılarının şu satırların yazıldığı ana kadar meyvesini vermemiş olmasına rağmen bizler iki ülkedeki görüntüde öne çıkan başlıklarla karşı karşıyayız. Durumun sakinleşmesi ve gözleri yaşartan duman bulutunun dağılmasından sonra daha ayrıntılı bir şekilde ele alma umuduyla bunları irdelemeye çalışacağız.
İlk olarak: “Seni İslamcılarla korkutuyorlar.”
Kaçan diktatör “Bin Ali”nin büyükelçisine Unesco’da söyledikleri açık ve netti. Bin Ali büyükelçisine İhvancıların Tunus’ta yönetimi ele geçirmesini mi istiyorsun? dedi ve çete, İslamcılar ya da Nahda Hareketi değil İhvancılar ifadesini kullandı.
Hapishanelerde, tutukevlerinde, sürgünlerde bulunan ya da iş ve camilerden kovulan bu kişiler diktatörün adamlarını, halkını ve Batı’yı korkuttuğu kişilerdi.
Mısır hükümeti, Öfke Günü gösterilerinin düzenlenmesini ya da yeni binlerce kişinin şerefli göstericilerin safına katılmasını, başka protesto hareketleri ve ulusal değişim cemiyetinin yanısıra İhvan’la bağlantılandırmaya çalışan Mısır Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasını benimsedi.
Arap rejimleri Arap ülkelerinin çoğunda yönetimi ellerinde tutmak için bu eski politikayı pazarlamayı başardılar ama bunun sonu gerçek bir felaketle sonuçlandı. İçeride ve dışarıda gündeme getirmeye çalıştıkları sahte istikrarı tehdit eden bu felaket siyasi hayatı yok etti, parti hayatını yasakladı, meslek sendikalarını dondurdu, işçi sendikalarını ve öğrenci birliklerini kapattı, sivil toplumu ve sivil kruuluşları çembere aldı.
Bizim de beklediğimiz ama ne zaman ve hangi büyüklükte olacağını bilemediğimiz acı hasat boğazlarını düğümledi. Biçtikleri şey Tunus’ta başlayan, Mısır, Ürdün ve Yemen’e sıçrayan patlama oldu ve bunun artçı sarsıntıları diğer Arap ve İslam ülkelerine de sıçrayacaktır.
İslamcılarla korkutma ve vatandaşları korkunç alternatifle tedirgin etme politikası başarısız oldu ve işte diktatör rejimler acı hasadı böyle topluyorlar.
İşte halklar bozgun yemişliğin son damlasını da yuttuktan ve çürümüş sistemlerin herhangi bir ıslah çağrısına cevap vermesinden ümitlerini kestikten sonra harekete geçtiler ve değişim yönünde çağrılar yükseldi.
İslamcıları dışlama siyaseti başarısız oldu zira Arap ve Müslüman çoğunluğun kimliğini ifade eden büyük bir vatandaş grubunun diskalifiye edilmesi söz konusu değildir.
Herkesin üzerinde anlaştığı kamusal kurallar ve disiplinlere göre Müslümanları siyaset ve kamu hayatına dâhil etmek gerekmektedir. Bu disiplinlerde hiç kimsenin Allah ya da İslam adına söz söyleme yetkisini tekeline alması veya diğerlerinin rolünü iptal etmesi söz konusu değildir.
İkinci olarak: “Kendilerinde olanı değiştirinceye kadar…”
Gerçekten de halkların sığınak olduğunu, onurlu yaşama, adalet ve toplumsal adalet hakkını aramak için harekete geçmeleri gerektiğini söylediğimizde doğru söyledik.
Pekçok siyasetçi ve aktivist, diktatör ve kokuşmuş bu rejimleri düşürmek için kanlı çarpışma çıkarma isteğiyle sokaklarda rejime karşı harekete geçme yükünü İhvan’a yüklüyorlardı. Dillerinden düşürmedikleri sloganları ise “Son İhvancı mücahit de düşünceye kadar diktatörlüğe karşı direnelim ki bütün İhvancılar tutuklansınlar” şeklindeydi.
İhlâslı kişiler de tavsiye ve danışma oturumlarında altın ve gümüşü yani adamları sakladığımızı ve çatışmaya girmelerini istemediğimizi söyeleyerek bizi eleştiriyorlardı. Biz de büyük bir sabırla onları dinliyor ve şöyle diyorduk: “Çatışma iki grup arasında yani bir yanda İhvan diğer yanda rejim arasındaymış gibi görünürse iktidar çatışmasıymış gibi olacaktır. Biz bu aşamada hiçbir otorite üzerine rekabet etmiyoruz ve tek başına kötüleşen durumu kurtarma, ıslah ve kalkınma yükünü üstlenmek istemiyoruz. Biz halkı koruması gereken ulusal bir hareketin parçasıyız. Halkın içinde hareket etmeliyiz ki kendi başlarına gelen belayı kendi elleriyle değiştirsinler. Hareket içerisinde çabamızı esirgemeyeceğiz ve bizim sloganımız “Abartı değil katılım”dır metodumuz da Allah-u Teâlâ’nın iki ayetine dayanmaktadır: “Bir millet kendilerinde bulunanı değiştirinceye kadar Allah onlara verdiği nimeti değiştirmez.” (Enfal:53), “Bir toplum kendi içlerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah onlarda bulunanı değişrimez.” (Rad:11)
Değişim için sadece halkların intifadasıyla kalmayıp halkları diğer rollerini yerine getirmeleri için bilinçlendirmeye çalışmalıyız.
Halkların öfkesini, intifadası ve devrimini korumaya devam etmesi gerekiyor.
Halklar, onları temsil edecek gerçek parlamentoları özgür ve şeffaf bir şekilde seçme, ülkeyi yıkıcı politikalardan kurtarma ve bütün siyasi halk gruplarının temsil edilmesi sorumluluğunu üstlenmek için hazır olmalıdır.
Halklar, güvenli bir kıyıya çıkıncaya kadarki bu geçiş aşamasında sabır yükünü yüklenmeliler. Siyasi güçler halkların seçimlerine saygı duymalı, güvenini kazanmaya ve onu ve onun medeni kimliğini temsil etmeye çalışmalıdır.
Halklarımızın çoğu yüzyıllardır İslam [barış] inancını benimsemiş Müslüman, Hıristiyan, Yahudi ve semavi dinlere inanmayanların üretimine katıldığı bir medeniyet oluşturmuşlardır. Barışın korunması bütün bu insanların hakkıdır.
Üçüncü olarak: “Seni kaosla korkutuyorlar.”
Basın mensupları, sultanın Müslüman şeyhleri, Hıristiyan papazlar hatta eski aktivistlerden oluşan iktidar tellallarının elinde her zaman hazır olan bahane kaosla korkutma, provokasyon, hareketlenme, provakatörler ve vs. hakkındaki söylentilerdi. Bu artık dinlemekten usandığımız bozuk bir plaktır.
Bugün Tunus’tan sonra Mısır’da devam eden olaylar, Lübnan, Yemen, Ürdün ve Cezayir’deki gelişmelerle birlikte herkes gerçek kargaşayı çıkaranların rejimin muhafızları ve medyadaki tellalları olduğunu, bu ülkelerdeki halkların sorumluluk düzeyine yükselmesinin onları bütün bu kişileri kovma ve anlayış ve sorumlulukta onlardan daha üstün olanları seçmeye hazırladığını gösteriyor.
25.1.2011’de Mısır’da isyan, halkı koruması ve güvenliğini sağlaması için görevli olan polis ve emniyet güçlerinin müdahale etmesinden sonra çıktı. Rejim bu güçleri kargaşayı engelleme bahanesiyle onları öldürmek ve kendilerini özgür bir şekilde ifade etmelerini engellemek için kullandı.
Kargaşanın sebebi yolsuzluğu koruyan hatta kendisini yolsuzluk bataklığına saplayan diktatör rejimlerin politikalarıdır. Bu rejimler iktidar ve serveti dünyanın bilmediği bir modelde toplamıştır. Tunus’taki Bin Ali ailesinin, Mısır ve Yemen’deki diğer ailelerin skandalları bize uzak değildir.
Dördüncü olarak: “Bütün dönemlerin isimleri”
Tunus’taki herkes eski dönemin isimlerine ne olacağıyla ilgileniyor. Her devrimde geçmiş dönemin isimlerinden kurtulmak baskın özellik olmuştur.
Bizzat Mısır’da 60 yıldır siyaset sahnesinde tanınmış kişiler bulunuyor. Son 30 senede insanlar doğdu öldü ama bu insanlar sadece tek bir başkan tanıdılar. Bu başkan da başkanlığı kendi kanından olan mirasçısına devretmek istedi.
Artık hiç kimse bu kişilerin sorumluluğu üstlenmeye devam etmesini -geçici bir dönem bile olsa- kabul edemiyor. O halde ülkemiz için sürpriz sarsıntılar olmadan güvenli bir şekilde iktidara geçişi nasıl sağlayacağız? Bu kişiler vatan aleyhinde işledikleri suçlardan ötürü nasıl hesaba çekilecekler? Bu kişilerin haksız yere bizden açlıp dışarı kaçırdıklarını nasıl geri getireceğiz?
Eski ders ve yeni dersler düşünme gerektiriyor. Herkes özellikle de çalınan serveti geri almayı ciddi bir şekilde düşünmelidir. Çünkü bu zorluk herkesin karşısına çıkacaktır.
Bu konuyla ilgili olarak, iktidar partisinin varlığına son verilmesinin zorunluluğu ve partideki isimlere ve onların mal varlıklarına ne yapılacağı gündeme gelmektedir.
Ordu ve rolü, güvenlik ve demir yumruğu, basın, internet, modern araçlar ve geleceğinden şüphe edilmeyen geçiş dönemi gibi üzerinde durulması gereken başka başlıklar ve işaretler var, inşallah bunlara daha sonra döneceğiz.
İhvan-ı Müslimin İrşad Mektebi üyesi Isam Uryan'ın, dün gece tutuklanmasından kısa bir süre önce kalame aldığı bu analiz, Gülşen topçu tarafından israhaber için tercüme edildi.
http://www.israhaber.com/misirda-ofke-gunu-739-yazisi.html
0 yorum:
Yorum Gönder