29 Aralık 2010 Çarşamba

De ki: " ...Öfkenizle kahrolun!... "

"İki dil" tartışmasının ardında gizlenen niyetlerin sorgulandığı ve sorgulayanların niyetlerinin de ortalığa saçıldığı tarihi günlerden geçiyoruz. Tayyip Erdoğan ve Selahattin Demirtaş'ın sözlerinde karşılığını bulan ve kutuplaşan tartışma, bizlere de gündemi hangi temelde anlamamız gerektiğini işaret ediyor...

' Tek dil ' hangi anlam dünyasının ürünüdür? Hangi referanslarla ve hangi 'ameliyat' sonucu ortaya çıkmış; yani, hangi stratejinin hangi operasyonudur ki; üzerinde kimsenin söz söyleyemeyeceği, tartışamayacağı bir 'tanrısal buyruk' ya da öfke sellerini tutan baraj kapağıymışçasına...bir hamaset gücü kazanıp üzerimize boca ediliyor?

Aksine söylenen her sözün 'bölücülük' yaftasıyla bloke edildiği, öfkeden çılgına dönmüş ağızlardan saçılan söylevlerin ateşi daha da bir harladığı, jargon iktidarını perçinleyip insanları baskılamaktan öte hiçbirşey söylemeyen sözlerin nihayetine erdik çok şükür...

Soralım o vakit: " Derdin nedir paşam? "

Öfke çığlıkları dindi. Söz bitti. De bakem hele, nedir senin derdin, biliveren, hee?

Çift dil ya da çok dilin referanslarına da değinelim mi? Evrensel hukuk ya da öteden beri inanışların kökenindeki kaynaklara bakalım mı? Yoksa başımızı kaldırıp, kendimizin dışında nasıl bir dünya dönüyor diye baktığımızda yeterli delil içeriyormu varlık? Peki! Lafı uzatmayacağım; paşamızın cevaplarına geçelim...

' Ulu önder ' böyle buyurdu... Buyruğu ' tek ' ti ve tekçi/monolitik bir dünya öngörüyordu. Dünyası, zamandan ve insandan münezzehti...Durağan, buyurgan ve buyruklara uyan kuklalardan müteşekkil; ezeli olmasa da, ' ebedi ' olması umulan bir şaşkınlıktı onun ki...

Peki paşam, size ne buyrulur? Bu kadar kısa mı bu hikaye?

Bir de "öfke" var elbet. Hatta belki, çokçası öfke...

Bakın şu Kürtlere ki, neler de söylüyorlar. Hem de ' izin ' almadan. Ne ' ulu önder ' in buyruğundan referansla, ne de, izcisi ve de gölgesi bizlere sormadan...

Evet bir bakıma öfkeyi ' mazur ' gösterebilir iddialarınız. Bir ....** kadar da olsa haklısınız. Değil mi ki hiç kimse bir .....*** bulunduğu yerde olduğundan dolayı sorumlu tutamaz. Yerin alt katmanlarında yüksek basınçla petrole dönüşürken, hiç düşünmemişti kendisi için ' öngörülen ' dünyada hangi işe alet edileceğini ya da kirletilmiş bir lastik eldiven;  ' sahip ' in ellerini temiz tutmak için...

Peki ' sahip' yok ise artık. Her fani gibi yerin derin katmanlarında yüksek basınç altında maruz kalacağı işleme yolculuğu başlamış ise şayet...

O' na ' gölge ' olmak ne diye? " Kimsin sen? " demezler mi adama?

Ne bu şiddet bu celal? Hangi nedenden beslenir bu öfke?

Sadece Kürtler, hakkı olanı söyledi diye mi? Anasından hür doğmuş bu adamlara : " öyle olunmaz, şöyle de...böyle olunacak. Ol! " diyebilmek kimin haddine?

Gölgelerin mi?  Yoksa, sahipten boşalan yerde açılan çukuru doldurmaya namzet " pudralı zenciler " in mi?

Onlar, şunlar, bunlar...benim öfkemi azdırıyor söyledikleriyle; susturun şu ezikleri! Ezin! Haddini bildirin şu ' haddini bilmez ' lerin...höt! zöt!...


Sana söylüyorum paşam! Öfkeni yuktun! Senin sorunun Kürtlerle değil; ta çocukluğunda neler geldiyse başına, kontrol edemediğin öfkenle...Sadece öfkenle olsa derdin, ateşi söndürmek için buz önereceğim ama görünen o ki, yara derinde...

Kendine git paşam! Kendine dön! Haddine!

Ya da;

" Öfkenizden geberin!..." *



* Ali imran suresi 119

** Hanım sövgü ve ayıp kelimelerle yazılan yazılardan hoşlanmıyor.

*** Kelime tekrarları da aynı kategoriye dahil...

12 Aralık 2010 Pazar

EY NAS! EY İNSANLAR!


Diri diri toprağa gömülen kıza, hangi günahından dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman!



10 Aralık 2010 Cuma

Merhamet 101'den nasıl kalınır?

Şu yazıyı [ http://populistkultur.blogspot.com/2010/12/ogrenci-protestolar-neyi-gosteriyor.html ] okumalısınız önce. Çünkü müfredat gereği bugünkü derste bunu işleyeceğiz. Ben de isterdim size el işi kağıdıyla yapılacak şeyler göstermeyi ama müfredat böyle.




Hayatımda bu kadar merhametsiz bir bakış açısını zor görmüşümdür. Bir iktidarı savunmak için bile bu kadar bel kırılıyorsa, namaz kılarken secdeye varmak yetmiyordur. Dünyevi bir iktidar için bu kadar eğilenler, olası bir ilahi iktidar karşısında ne hale girmelidir, tahmin edemiyorum. Konuyu ve argümanları geçtim, insanları ''sevmemek'' nedir, ben bu yazıdan öğrendim. Canı acıyan, dayak yiyen, suratı şişen, burnu parçalanan insanlardan deney faresi gibi bahsetmeyi nasıl yadırgamaz hale geldik? Bazen derslerde de farkediyorum, insanlardan bahsederken ''mortaliteye varan sonuçlara ulaşır'' diyorlar, orada bir insan hayatını kaybeder ölür, biz burada ''mortaliteye vardı'' deriz. Her neyse beni yaşamaktan soğutan bu yazının sahibi kardeş, karşıya geçerken ezilen kedi köpeklere ''siz de geçmeseydiniz'' diyor mu, merak etmiyorum.



İlk argüman: Protestolara katılanlar öğrenci gibi öğrenci değildir, doktor avukat değildir. Periferide kalmışlardır.



Cevap: Benim gördüğüm kadarıyla cemaatin çoğunluğu öğretmenlerden oluşuyor. Bence siz hiç bir yeri kazanamıyorsunuz, ek puanla Türkçe öğretmeni olup dersanelerde haftasonu dahil çalışmak için can atıyorsunuz. ÖSYM'de soruları araklayıp KPSS'de araklayıp anca beli doğrultuyorsunuz. Ses çıkaran, hakkını arayan insanlara da bu şekilde bok atarak pasifliğinizle gurur duyuyorsunuz. Doktor-avukat demişler, o yüzden buyrun eczacıyım derken çekindim, belki 1970'lerin dünyasındaki dünürler gibi ''tahsili'' tıb ve hukuk'tan ibaret görüyorlardır, belki saymazlar ama buyrun yine de.''Kızımız ne iş yapıyor? Eczacı. Nasıl yani doktor değil mi? Değil. Eylemcidir o zaman tüüü başarısız periferiii''



İkinci argüman: Şiddet olaylarına karışan öğrencilerin nüfusu her zaman %1'in altındadır.



Cevap: Öncelikle fuhuş yapıyormuşuz gibi ''şiddet olaylarına karışan bulaşan'' şeklinde tanımlanmak gerçekten üzücü. Kimsenin kızına 20-30 bir şey göndermiyoruz. Kimsenin çocuğuna burs verip Amerika'ya eğitime yollamıyoruz. Çünkü paramız yok. Bu olaylara karışılmaz, bu olaylar sana karışır ve ruhuna insanlık için bir saniye de olsa ayağa kalkma aşkı aşılar. İkinci olarak sayıca çoğunlukla övünmek gibi bir hataya düştüğünüz için ot beyinlilerden müteşekkil bir yapı olmaya doğru gidiyorsunuz. İnsanları kafaca geliştirmeden, onlara kültür namına bir şey kazandırmadan sadece aidat (yardım-sadaka-yaşlı kadınlara Çamlıca kahvaltısı her ne diyorsanız) alarak sayıca büyümeniz yüzünden %40'larda ama somut olarak yaralı parmağa işeyemeyen çapta bir yapı olup çıktınız. %1 varsa ne ala, bir kaldıraç ve dayanak noktası ver, ben sana dünyayı yerinden oynatayım demiş atalarımız.



Üçüncü argüman: Örgütlü şiddetten çekinmek zeka belirtisidir.



Cevap: Hz. Muhammed, Hılfü'l Fudul adlı bir örgüte iyi niyeti dolayısıyla 20 yaşındayken üye olarak katılmış ve yıllar sonra ''Onlar hayırlı bir iş yapıyordu, böyle bir cemiyete davet şimdi olsa, şimdi de icabet ederdim'' anlamına gelen bir yorum yapmıştır. Bu örgüt, malı gaspedilen bir yabancıyı korumakla başlayarak haksızlığı önlemek üzere yemin etmiş bir grup insandan oluşur. Hılfü'l Fudul, hakkı yenen kişiyi korurken zalime gidip ''lütfen hakkını geri ver'' dememiştir, hepsi eli kılıç tutan insanlardır, zayıfın hakkını zorbadan anladığı dil üzre almayı bilmişlerdir. Şimdi günümüzde ''İsrail'den izin alınmalıydı'' diyen okyanus gözlüm'e fazlaca tapındıklarından olsa gerek, bu gerçeği çoktan unuttular.

Yazarın dediği gibi ''Şiddet! Aşkın şiddeti. Haksızlığa duyulan öfkenin şiddeti. Mazluma duyulan merhametin şiddeti. Şimdi tüm bunlar karalandı ve geriye şiddet nedir bilmeyen nötr, hissiz robotsu yaratıklar kaldı. Haksızlığa itiraz edene deli, merhametlilere enayi, aşıklaraysa sapık gözüyle bakılır oldu.''



Dördüncü argüman: Burada bir argüman var ama ne olduğunu kendim anlayamadığım için size bir yorum yapamayacağım. Her yer özel üniversite olsun da çoğunluk gitsin mi istiyor, yoksa herkes zengin olsun ve hep beraber ülkecek Audi'ye binelim mi istiyor anlamadım, o yüzden hakkında bir şey diyemem. Siz ne anladıysanız o, ben burda reset yedim.



Beşinci argüman: Sosyalist teori kendisiyle çelişmektedir çünkü öğrenci eylemleri anarşiye yakın durmaktadır. Anarşi, şiddete ve ''terörizme'' katılmaya her zaman meyillidir.



Cevap: Bunu da karşı taraf bu konulardaki bilgisini sümüklü cemaatin sümüklü eserlerinden öğrendiği için yorumlayamayacağım. Anarşiyi terörizme bağlaması cevap versem de anlamayacağına en büyük kanıt. Özet geçeyim; oku! Hem ''oku'' bir ayet, bazen gerçekten inanasım geliyor, kendiliğinden bu kadar isabetli emirler verilemez.



Son argüman: Öğrenci protestolarıyla amaçlanan hükümeti dinamitlemektir. Türkiye'de öğrenci dövenler genellikle koltuklarını kaybeder. Birileri hükümetin fişini çekti.



Cevap: Bu hükümet tekrar iktidar olacak, fiş falan çekilmedi. Türkiye'de öğrenci döven terfi alır. Türkiye'de öğrenciler doğalgazdan zehirlense ''çıplaktılar'' dersiniz. Türkiye'de polis doğmamış bebeği anne karnında tekmelese ''bebek zaten gayrı meşruydu'' dersiniz. Bunları diyenlerin kim olduğunu hatırlıyor musunuz? Hayır. Peki anne babanız kimlere oy verdi? Sonuç: Telaşa gerek yok, asayiş berkemal.
 
 
Με τελείωσες
κι έγινε η αγάπη ψέμα και υποκρισία


http://gasilhane.blogspot.com/2010/12/merhamet-101den-nasl-kalnr.html

4 Aralık 2010 Cumartesi

Sahte "Babuşçuluk" : Paternalizm

Bir deli ile tanıştım, hayatımın çizgisi değişti. Bahsettiğim deli, hayatı, uzun süreli yürüyüşlerimizde konuşarak anlamlandırma çabası içerisinde olduğum kardeşimdir. Aynı periferi içerisinde yetişmişliğimiz ve zihnimize kodlanmış ortak yanlarımız, bizi birbirimize daha da yakınlaştırdı. Sonradan anladık ki, tarihi arka planımızda birbirimizi tanımadığımız zamanlarda dahi birçok ortak noktamız varmış...

Sürecin başından beri birbirimizle konuşarak öğrendiklerimiz (itiraf edeyim, benim ondan öğrendiklerim ona öğrettiklerimin yanında pire ile deve mesabesindedir, bu yüzden kendisine şükran borçluyum) ile vardığımız yer, başlangıç noktamıza göre ürkütücü bir uzaklığı gösteriyorsa da, bu ürküntüyü üzerimizden yeni yeni atmaya başladık. İsa’nın alacalıyı iyileştirmesi gibi, körü görür hale getirmesi gibi birbirimizi terapi ederek farklı bir yerde bulduk kendimizi.

Samet Behrengi’nin küçük kara balığı gibi, derenin nerelere aktığının merakı olarak algılanabilir, Cervantes’in Don Kişot’undaki herkesin görmediğini görmek olarak algılanabilir, Carlo Corlotti’nin pinokyo’sundaki merak olarak algılanabilir, Chris Weitz’in karınca Z’sindeki koloni içerisinde görevini sorgulaması olarak algılanabilir, George Orwell'ın 1984'ündeki Winston Smith'in "büyük birader"e muhalefeti olarak algılanabilir,  resullerin Rabbini arayışı olarak algılanabilir... çok önemli değil; ama durağanlığın kokuşmuşluğu ve içimizdeki rahatsızlık duygusu, şüphe bizi buralara sürükledi, farkındayız.

Etrafımızdakilerin "bu gidiş nereye? Gidişinizden ürküyoruz! Ya bizi de oralara götürürseniz?" kaygıları başımızı bir hayli döndürdü itiraf edeyim. Ama biliyoruz ve görüyoruz ki geldiğimiz yerden bazı şeyler daha net görünüyor: Şüphesinin ardına düşmeyen, yetkinliğine sırt çevirendir. "Şüphe" nin insanı yerinden edişini daha doğrusu yürümeye zorlayışı acısını bakın şair nasıl dile getirmiş:

"...İçimden şu zalim şüpheyi kaldır Ya sen gel, ya beni oraya aldır..." İsmet Özel

Bakalım daha neler göreceğiz...


Büyümekte olan bir yavruyu kaybetme korkusu, ebeveynlerinin onları koruma çabasıyla  ve bu da, otorite ilişkisinin temayüzüyle sonuçlanmaktadır. Doğuştan velayete muhtaç olan insan, en sancılı dönemlerinden birini, ebeveynleri ile bu ilişkisini gözden geçirmesi (farkındalık/ergenlik) sürecinde yaşamaktadır. Tabii bu süreç, ergen üzerinde ruhen ve fiziken çok emeği olan anne ve babayı gerçek bir korkuya sevketmektedir. Bu kaygı, sadece, yavrusunu ihtimal dairesindeki zararlardan koruma içgüdüsüdür. Sevgi ve şefkat duygusunun hakim olduğu bu ilişki, büyümekte olan yavrunun lehine olacak şekilde otoriteden özgürlüğe doğru sonlandırılması gereken bir "yetiştirme-yetkinleştirme" amacıdır.

Aynı süreç sanal bağlarla oluşturulan birlikteliklerde, otorite ilişkisinin sona ermesi yaklaştığında da yaşanır. Ve genellikle otorite lehine son bulur. Yavrunun kendi iradesini beyan eden bu durumu, gerçek ilişkilerdeki ebeveynleri mutlu ederken, sanal ilişkilerdeki otoriteyi ise tedirgin etmektedir. Sanal otoritenin yavrusunu yemesi ile sonuçlanan bu durum, hakimiyetin kaybedilmesi korkusundan kaynaklanmaktadır.

İnsanların fıtri olan korunma, bakılma ihtiyacı yani, "baba-aile otoritesi" ni ortaya çıkaran zaruret, feodal dönemlerde yönetsel bir metoda dönüşerek, patrimonyal yönetim "Baba Kral" olarak karşımıza çıkmaktaydı. İstismar düzenlerinde yaygın olarak kullanılan "baba otoritesi", insanları, kendi hayatlarının başrol oyuncusu olduğu fikrine yabancılaştırır ve başkalarının vesayeti altında, başkalarının saçmalıklarına hizmet eder halde ömürlerini sürdürmeleri sonucunu doğurur.

"Devlet baba", "Anavatan", "baba patron", "çok baba adam: babuş" tamlamaları birer metafordur. Soyut olanla somut olan arasındaki geçişleri ve bağları kurmada, düşünmede kullandığımız."Baba", insan zihninde engin merhamete karşılık gelen güven duygusunun mücessem halidir. Babayı, somutlamak açısından bir yeryüzü şekliyle tasvir edecek olsak, heybetli dağların gölgesinde uçsuz bucaksız bereketli ovalar gelir insanın aklına, emin belde aile...Bakın şair "anavatan" metaforu için nasıl bir mısra kuruyor:

"...Bize yalnız, oğulları asılmış bir kadının memeleri ve boynu itimat telkin eder..."

İrade beyan edebilecek yeterliliğe erişmiş olan yetişkinlere Allah, çıktıkları yumurta kabuğunu unutmamalarını öğütler. Yeni yetmelere, kendi kendilerine yetemez çağa ulaşmaları halinde ebeveynlerine "öf" dahi dememelerini salık verir. Aile'nin insan ruhundaki derinliğini anlatacak değilim. İnsan ruhunun derinlerinden gelen bu duygunun "istismar" ına değineceğim sadece...

"Baba" ile başlayan bir metaforun zihnimizde yayılacağı alanın genişliği ve derinliğine değindikten sonra bu alanın merkezine oturtulacak "devlet" ya da "patron" imgelerinin nerelerimize egemen olacağı izahtan vareste olmalı bu dakikadan sonra...

Feodal zamanlar bitti. Mordern ya da postmodern zamanlardayız ve "şimdi" bizim asıl konumuz, şimdi ne oluyor?

"Eğitim şart!" yoluyla ilk önce, babamızın zannettiğimiz kadar çok şey bilmediğinden yani yoldan çıkarak, "baba otoritesi"nin öğretmenlere kayıp, bunun üzerinden bilimum kurgusal kurumların elinde "sahte baba" figürleriyle işleyen yönetim mekanizmalarının kurbanlarına dönüşmemizle sonuçlanıyor. Baba imgesinin işgaliyle kurulan "sahte babalık krallığı" nın tebasına sunduğuysa güvensizlik, acı ve kimlik krizi/maskelerden başkası değildir. Buna da "paternalizm" diyorlar; itimat telkin eden canavar...

"...('özgürlükçülüğün babası') John Locke'un kuramlarıyla ilgili ana sorun, patrimonyalizmin maddi temelleri bir kez yıkılınca aile dışındaki yetişkinlerin daha özgür olacağı inancıydı. Lock'un ve diğer liberal idealistlerin göremediği şey, madden yıkılan bir kurumun manen yeniden oluşturulabileceğiydi: Babalar ve patronları, babalar ve liderleri aynı zincirin halkası yapan metaforlar bunun örneğidir. Paternalizm (modernizm) , patrimonyalizmin (feodalizm) gerçekleştirmiş olduğu şeyi yeni bir araçtan yararlanarak gerçekleştirmeye girişti: Aile dışındaki iktidarı, aile içi rollere dayanarak meşrulaştırmak..." ( Richard Sennett 'Otorite' )



Kurumsal firmalarda çalışanlar kendilerine "kurum kültürü", "ailenin bir ferdi olmak kültürü" adı altında empoze edilen bu tanımlamaları iyi niyetli okumalarla içselleştirirler. Bu tür insanlarda, "Otorite olmadan hayatımızı nasıl sürdürürüz?" düşüncesi derin kaygılara yol açar (Paulo Ferıere 'Ezilenlerin pedagojisi'). Bu duygunun mağlup edilmemesi her geçen gün insanı otoriteye biraz daha bağımlı kılar. Otoritenin itici ve soğuk yüzünü örtmek için soyut bir takım örtülere ihtiyaç vardır. Devlet gibi soyut kavramlarla insanlar üzerinde devam eden bu hakimiyet bir nevi görünmezlik kazanır. Güneş ışığının yıldızları örtmesi gibi bir şeydir bu. Güneş somuttur ama ışığı soyuttur.

Nihayetinde yeryüzü bir cennet değildir ve özgürce yaşamanın bir bedeli vardır. Rüzgarın yakıcılığına, güneşin kavuruculuğuna, yırtıcıların saldırılarına maruz kalacak bir hayat, özgürlüğün bedelleri arasındadır. Yaşadıkları kültür havzası sebebi ile kara kavruk dağların içersinde başka insanlar tarafından tasmalanmadan hayatını sürdürenlerin fotoğraflarına baktıkça, modern hayat diye bize sunulan basit nimetler karşılığında kabullenilen kölelik, en derinimizde canımızı her geçen gün biraz daha acıtmaktadır. Kadir kardeşimin merhum Ceylan’ın evinde misafir kalması, çektiği fotoğraflar çok şey anlatıyor özgürlüğü okumasını bilene...

Kara kavruk dağlar.

Uçmaması için taşlarla tutturulan muşambalı damlar.

Yarı kırık iç kapılar.

Yarı boyalı camlar…..Ama alabildiğine özgürlük.



Bu hafta sonu emekli olacak olan bir arkadaşıma: "işe gelmeden yaşamak seni korkutuyor mu?" diye sordum. Korkmadığını aksine sevindiğini söyledi. Üzerine yüklenen işlerin onu boğan, nefes almasını engelleyen bu hayattan kurtulacağına çok seviniyormuş.
 
Peki dedim; "madem seni bu kadar rahatsız ediyordu, neden bu güne kadar bekledin işi bırakmak için?"
 
Emekli olabilmek için yasalarla belirlenen bir süre gerektiğini söyledi. Yasaların belirleyiciliği ve insanlar üzerindeki "otorite" etkisi ayrı bir yazı konusu olacak kadar uzun bir konudur herhalde. Yasa koyma hakkı? yasaların meşruiyeti? Yasalarla tasmalanan insanlar!! …
 
Ramazan İleri