"İki dil" tartışmasının ardında gizlenen niyetlerin sorgulandığı ve sorgulayanların niyetlerinin de ortalığa saçıldığı tarihi günlerden geçiyoruz. Tayyip Erdoğan ve Selahattin Demirtaş'ın sözlerinde karşılığını bulan ve kutuplaşan tartışma, bizlere de gündemi hangi temelde anlamamız gerektiğini işaret ediyor...
' Tek dil ' hangi anlam dünyasının ürünüdür? Hangi referanslarla ve hangi 'ameliyat' sonucu ortaya çıkmış; yani, hangi stratejinin hangi operasyonudur ki; üzerinde kimsenin söz söyleyemeyeceği, tartışamayacağı bir 'tanrısal buyruk' ya da öfke sellerini tutan baraj kapağıymışçasına...bir hamaset gücü kazanıp üzerimize boca ediliyor?
Aksine söylenen her sözün 'bölücülük' yaftasıyla bloke edildiği, öfkeden çılgına dönmüş ağızlardan saçılan söylevlerin ateşi daha da bir harladığı, jargon iktidarını perçinleyip insanları baskılamaktan öte hiçbirşey söylemeyen sözlerin nihayetine erdik çok şükür...
Soralım o vakit: " Derdin nedir paşam? "
Öfke çığlıkları dindi. Söz bitti. De bakem hele, nedir senin derdin, biliveren, hee?
Çift dil ya da çok dilin referanslarına da değinelim mi? Evrensel hukuk ya da öteden beri inanışların kökenindeki kaynaklara bakalım mı? Yoksa başımızı kaldırıp, kendimizin dışında nasıl bir dünya dönüyor diye baktığımızda yeterli delil içeriyormu varlık? Peki! Lafı uzatmayacağım; paşamızın cevaplarına geçelim...
' Ulu önder ' böyle buyurdu... Buyruğu ' tek ' ti ve tekçi/monolitik bir dünya öngörüyordu. Dünyası, zamandan ve insandan münezzehti...Durağan, buyurgan ve buyruklara uyan kuklalardan müteşekkil; ezeli olmasa da, ' ebedi ' olması umulan bir şaşkınlıktı onun ki...
Peki paşam, size ne buyrulur? Bu kadar kısa mı bu hikaye?
Bir de "öfke" var elbet. Hatta belki, çokçası öfke...
Bakın şu Kürtlere ki, neler de söylüyorlar. Hem de ' izin ' almadan. Ne ' ulu önder ' in buyruğundan referansla, ne de, izcisi ve de gölgesi bizlere sormadan...
Evet bir bakıma öfkeyi ' mazur ' gösterebilir iddialarınız. Bir ....** kadar da olsa haklısınız. Değil mi ki hiç kimse bir .....*** bulunduğu yerde olduğundan dolayı sorumlu tutamaz. Yerin alt katmanlarında yüksek basınçla petrole dönüşürken, hiç düşünmemişti kendisi için ' öngörülen ' dünyada hangi işe alet edileceğini ya da kirletilmiş bir lastik eldiven; ' sahip ' in ellerini temiz tutmak için...
Peki ' sahip' yok ise artık. Her fani gibi yerin derin katmanlarında yüksek basınç altında maruz kalacağı işleme yolculuğu başlamış ise şayet...
O' na ' gölge ' olmak ne diye? " Kimsin sen? " demezler mi adama?
Ne bu şiddet bu celal? Hangi nedenden beslenir bu öfke?
Sadece Kürtler, hakkı olanı söyledi diye mi? Anasından hür doğmuş bu adamlara : " öyle olunmaz, şöyle de...böyle olunacak. Ol! " diyebilmek kimin haddine?
Gölgelerin mi? Yoksa, sahipten boşalan yerde açılan çukuru doldurmaya namzet " pudralı zenciler " in mi?
Onlar, şunlar, bunlar...benim öfkemi azdırıyor söyledikleriyle; susturun şu ezikleri! Ezin! Haddini bildirin şu ' haddini bilmez ' lerin...höt! zöt!...
Sana söylüyorum paşam! Öfkeni yuktun! Senin sorunun Kürtlerle değil; ta çocukluğunda neler geldiyse başına, kontrol edemediğin öfkenle...Sadece öfkenle olsa derdin, ateşi söndürmek için buz önereceğim ama görünen o ki, yara derinde...
Kendine git paşam! Kendine dön! Haddine!
Ya da;
" Öfkenizden geberin!..." *
* Ali imran suresi 119
** Hanım sövgü ve ayıp kelimelerle yazılan yazılardan hoşlanmıyor.
*** Kelime tekrarları da aynı kategoriye dahil...
0 yorum:
Yorum Gönder