"Yapısal" sözcüğü, toplumla ilgili soyut kullanımlarında, toplumun nasıl örüldüğüyle, somut olarak gösterilebilse ne tip bir binaya benzetilebileceğiyle ilgilidir. Görsel olarak "yapısal" ise toplumun içinde yaşadığı çevreye, yani binalardan müteşekkil şehirlere tekabül eder. Gözleri, biyolojik olarak kör olmayan hemen herkes, doğup yaşadığı şehrin ve yahut da gezip gördüğü başka şehirlerin yapılarına aşinadır; hatta, antik şehirler gezip görmüş olanlarımız, bunun öteden beri geliş seyrini izleme imkanı da bulmuş olur çıplak gözle baktıklarında. Öteden beri toplumla ilgili söz sarf edenlerin üzerinde yoğunlaştıkları bu "yapı", kadim zamanlardan beri zihniyetleri yansıtan bir gösterge olduğu gibi, zihniyetin dışavurumunun en belirgin örneği şehirler olarak da somutlaşmışlardır.
Çıplak gözle bakıldığında şehirlerin, bakanda uyandırdığı hayranlık ya da tiksinti; aslında, bakanın zihniyetine dair verileri içerdiği gibi, elde edilen sonuçlar, şehri imar edenlerin zihniyetlerine ilişkin ipuçlarını da açık eder ve o şehirlerdeki yaşantıyı da. Lakin bütün bunları bir anda değerlendiriverebilmek ise çıplak gözden fazlasını gerektirir. "Şehirleri bayındır gösteren yalan*…" ı görebilmemiz, bir nevi mikroskoba benzetebileceğimiz "akıl gözü" ile "en alttaki", tekil olarak anlamsız, lakin toplamlarında "şehirleri bayındırlaştırma" ya denk bir gücün mümessillerine bakabilmemizle mümkün olur. Örneğin, başbakanın, İzmir-İstanbul yolunu 3.5 saat’e indirme projesiyle bayındırlaştıracağı şehirlerin büyüsünün hangi “talan” pahasına olduğu ya da yol işçilerinin iliklerine işleyen soğukla boğuşurken, bir türlü yüzlerinden arındıramadıkları acı ve bizim onların yüzlerini seçemiyor oluşumuz görünmez nedense? Genellikle, yaşadığımız şehrin yapılarına aşinalık, yaşamadıklarımızı ilk kez gezerken karşı karşıya kaldığımız büyü, "akıl gözü" nün devreye girememesindeki birincil etkendir. Aşinalığın ürettiği "bilgiçlik" ile büyünün oluşturduğu "şaşkınlık" akıl gözünün kapsama alanının dışındadır. Bunu kulağımızın belirli bir aralıktaki sesleri duyabilmesine benzetebiliriz. Ne karıncaların ayak sesleri bizi rahatsız eder, ne de koskoca kütlesiyle binlerce km/saat hızla yol almakta olan dünya...
Bir şehrin sokakları, yabancılara iki şeyi göstermez ilk bakışta. Üstlerin kopardığı kahkaha ile astların iniltilerini. Üstünler ulaşılması zor kulelere çekildikleri sıra, alttakiler madenlerde ve fabrikalarda, simya benzeri bir usulle “sahip” kahkahasına tahvil edilebilir, biteviye üretilmekte olan kahrın amelesi ve iniltinin tüketicisidirler. Ve o sıra biz, gezimize dalmış kahvelerimizi yudumlamaktayızdır, nilüfer çiçekleriyle kaplanmış bir gölette... Gezginlerin yapılar arasındaki yolculuğuna eşlik edenler, göz hizasına uygun desibeldeki orta sınıflardır. Bütün şehirler, orta sınıflarıyla övünmeyi severler. Onlarla karşılar misafirlerini, onlarla uğurlar; çünkü gülücükler saçabilecek kadar takat sahibidir orta sınıflar, korkularını gizleyebildikleri ölçüde. Korku gizlemek, gizleyebilmek başka bir derin inceleme konusudur lakin orta sınıfla olan ilgisi, bir şiir mısrası kadar dahi olsa değinilme hakkı veriyor: " bir daha korkmamak için korkmaz görünen korku..." **
Yüksek ve gösterişli binalarına baktığımızda, içimizden bir an geçiveren "bunlar hangi kahır üzerinde yükseldi?" sorusu ki, genellikle "nasıl yapıldı acaba?" olarak dile gelirken; orta sınıfın tombul orta yaşlılarının gülümseyen yüzlerinde yerini, sorudan huzura hatta yapıların inceliği oranında huşuya terk eder. Kimi insan bu ilk intibaları tanrının bir lütfu sayarken, kimi de bunu saçma bulmuştur ve öyle zarif bir andır ki o, asılı kalır akıp giden zamanda, üstünlere katışma ihtimalini barındıran orta sınıf kalmakla, alttakilerden olmanın kararının verildiği, her gün tekrarlanan bir ayinin en hızlı ve hazlı ritüelidir.
Şehrin varoşlarından merkeze, köle ticaretini andıran bir akışla insan getirip götüren metrobüslerin camından gördüğümüz binalara ve içlerinde ne olup bittiğine dair kafa yorarmıyız bilmem ama varmak istediğimiz yere bizi dakikalarla sayılabilecek zamanda ulaştırdığı için metrobüslere yaptığımız şükür duasından dilimizde kalanları anlatırız akşam eve vardığımızda ev ahalisine yahut da kahvehane milletinin insanlarına. Bir şehirde ilk bakışta anlaşılamayan en mühimlerden bir başkası da "şehir efsaneleri" adı verilen geyik muhabbetleridir aynı zamanda. Bu “geyikler” örter vicdanlarımızı, bu “geyikler” doldurur, çelişkileri açık eden boşlukları... Konu neden "geyik"lere geldi? Çünkü binaları ören tuğla-çimento ve demir; söz konusu toplum olduğunda yerini insan, "geyik" ve kut'a bırakır. Toplum örüntüsü, insan - geyik- kut materyali ve basit bir piramitten mülhem proje ile mümkündür.
Toplum mühendisleri ya da toplum yapıcı sihirbazlar ve idare arasındaki ilişkide "yapısal", idarenin mühendislere ihale ettiği insan yığınını örme işini yani, toplum dizaynını ima eder. İdare, insan materyalini duvar ustalarına sunduğunda, projesi belli bu yapının dilini ve dile bağlı olarak dinini kurgulayıp, bunlarla yapıyı inşa etmek büyücülerin işidir.
Toplum mühendisi büyücüdür, büyüler. Hatırası silinmiş uzun zamanlardan beri tapınak-rahip-toplum üçlemesinin rahip ayağına tekabül eder. Toplum ise, akıl gözüne mil çekilmiş, “yapı” nın temel ve tek gerçek hammaddesi reaya / sürü/ tebaa / kul / mal / amele / insan kaynağı / halk / vatandaş / demos / köle / işçi... vb. gibi ademin isimlendirme kapasitesi kadar çoğaltılabilir ve fakat tek anlamı hizmet eri /emir kulu ayağına karşılık gelir. Teslis. Üçayak. Demek ki, bir “yapı” yükselebilmek için en az üçayağa ihtiyaç duyuyor ve bunlardan sadece birinin gerçek olması algının işgali ve iğfali için yeterli olabiliyor. En alttakiler gerçeğinin sırtında, “geyik” ve “kut” kurgusunun hüneriyle genleşip yükselen bu yapının en mücessem örneği Babil Kulesi’ni inşa eden zihniyetin tüm zamanlara akseden sedası:
“Ey Haman! Benim için bir kule inşa et. Umarım ki böylece yükselebilir, göklere yol bulur da Mûsâ’nın Tanrısına ulaşırım…” ***
Lafı uzatmak istiyorum izninizle... Babil kulesinde buluşmak üzere...
--------------------------------------------------------------------------------
* İsmet Özel'in şimdi özel adı aklıma gelmeyen erbaindeki şiirlerinden bir mısra
** İsmet Özel'den başka bir mısra.
*** Mümin suresi 36. ayet
0 yorum:
Yorum Gönder