Kralının kibrinin zamana yazılıp, karanlık ve kanlı yasalarıyla, “tanrısal bilgelik” mekânları tapınaklarıyla, kibir kuleleriyle, asma bahçeleriyle… insanoğlunun “görkemli” tarihinden akıp, bizlere kadar yayıldığı tütsü : “Babil Kulesi Efsanesi”.
M.Ö 1792–1752 yılları arasında Mezopotamya’da egemenlik tesis eden Hammurabi, açtığı yolda, gösterdiği amaçta yani, yasalarından da izlenebileceği gibi tanrılığını ilan etmekle birlikte, bugün de içinde yaşamakta olduğumuz modern imparatorluklara öncü atalık yapmış bir “zulüm sistematiği” kök hücresidir. Ya da kadim zamanlardan bugüne “devlet” adlı kulenin arkeolojisine dair en uzun ipuçlarını bulabildiğimiz zihniyetin izdüşümüdür.
Babil ve “sahib”i üç şeyiyle meşhurmuş: Kulesi, Asma Bahçeleri ve Sihri. Aslında “
"ein Volk, ein Reich, ein Führer" .
Türkçe meali: “ tek halk, tek devlet, tek lider” olabilmesi için TEK DİL = MEE ( hayvan çiftliğini okuyanlar da koyunca’nın nimetlerinden faydalansınlar artık…) kaçınılmazdır.
Führer’in iyi niyetinden kimsenin şüphesi yok tabii. Meseleyi kişiselleştirmemek lazım. O günün koşullarında bir kule yapmanın fizibilitesi/yapılabilirliği integral hesaplarından fazlasını gerektiriyordu. Tapınaklar, “pi” sayısını bilen ve bilmem kaçıncı dereceden denklem çözebilen mühendisler, beyin ameliyatları yapabilen doktorlar, yönetme biliminin kökünü yalayıp yutmuş devlet erbabı/bürokrat, kanunları içmiş hâkim…vs. bakımından yeterli kadroya sahipti. Ama bunlar, “sırça köşk” ( rahmetli Sabahattin Ali’nin tabiriyle; o da caizse şayet…) yapabilmenin sadece bir kısım koşuluydu. Asıl mesele onca “ticani”yi dil birliği ekseninde örgütleyip “ütopya” ya koşturabilmekti. Demek oluyor ki, Hammurabi’nin ütopyası için, hayata; ya da daha açık ifadesiyle kendi hayatına ebedi şefin gözleriyle bakacak “kızancık”lar üretmek lazım idi ki, patron’un cennetine ulaşmak için, kendi cennetine çalışır gibi kan ve ter damıtsın, kendi etinden, sütünden, yününden… Evet. Doğruysa bu yargı, bu çıkarsama, eyvah! “ışıdı” benim de yüreğim. “Ra” nın ışığından bir Hermes daha doğdu. Ra’nın ya da Tanrı kralın “babası” Marduk’un aydınlığında Mezopotamya’nın yeşilliklerinde ekmek davası güden gariplerden, on yılda onbeş milyon parya/maraba çıkarmayı başarıp Babil’de bir kule yapmak her yiğidin harcı değildir ki, bu iş de zaten yiğit işi hiç değildir.
Her neyse, biz bu işin dil ile olan bağına dönersek, dönebileceksek eğer, tapınağın içine, dil bilgisine, denklem çözümüne, dil’in büyüsüne, büyücüsüne de bakmakta fayda var.
Dil, bilgiyi taşımanın en birinci aracı. Bilgi de, düşünmenin ve bilgiyi üretip yeniden şekillendirebilip, tekrar söze giydirip, dile bindirip öbürüne postalayabilmenin aracı. Bunu yazıyla da yapsan dil, sözle de yapsan dil ama ne var ki biri uçar biri kalır. Laf aramızda Babilli şef’in posta teşkilatı da sağlammış hani; propaganda, kilden yapılma küçük el tabletlerine çiviyle kazınıp kapı kapı dolaşır gideceği yeri hiç şaşırmazmış. İyicene bakmamışlar ama kimlikteki “kütük sıra no” nun da mucidiymiş ağa…
Şimdi bu Mezopotamya tapınakları ile Mısır tapınakları arasındaki ilişkiye de değinmek zorundayız; çünkü izahın kuvveti için Mısır’a da dalmak icabeder. Tapınak işinde sıkı bir yüzük kardeşliği göze çarpıyor, siz deyin: “zihniyet kardeşliği”. Mısır tapınaklarında florasan işinin şeyhlerine “hermes thot” deniyor. Babil’deki özel adını bilmiyorum ama işlevleri aynı olduğundan isim uydurmak suretiyle sorun çözlüyor. Mesela Mısır’da “RA” hermese ışıyan güneşken, Hammurabi, -iktidar ya- inadına “MARDUK” diyor. Vakti zamanın “derbi” olayı anlayacağımız. E tabi! Taraftara oynuyorsun bir yerde. Kimin taraftarı çok olursa kulesi de o kadar büyük oluyor.
Hermes üretme işine dönersek, bir tür seyri sülük işi. Atadan oğula el verme usulüyle yürütülüyor; sır taşıyorsun, giz. Gizli bilgi, “ezoterik” bilgi yani. Bunu daha iyi anlayabilmek için “egzo-terik” bilgiyi de verelim ki, anlaşılması kolay olsun. Adı üstünde aslında “egzo”, egzos gibi dışarı atılanı, önemsiz olanı, dışarıda herkeste olanı ifade ediyor. Marabaların kahvehane geyiği de egzoterik bilgi, egzos tamirini bilmek de egzoterik bilgi ama iş batıni/ezoterik bilgiye geldimi hoop orda dur! Bu “ağa” bilgisidir, maraba için değildir. Eski dilde buna rahip ve kral bilgisi deniyor. Peki, bu bilginin içinde neler var?
En başta dil bilgisi, matematik, dil bilgisiyle matematiğin alaşımının kesişim kümesinden mantık, tıp, mühendislik, yasa bilgisi (hukukun zıddı olarak), kamu yönetimi, krallar arası ilişkiler/diplomasi, ekonomi… yani, kısaca iktidar olmak için lazım gelen her tür bilgi ama ağırlıklı olarak yukarıya aldıklarımız. Ancak ille de dil bilgisi. Dil bilgisi ve dilin büyüsü yoksa ne tapınak kalır, ne taraftar, ne de kale. Önüne gelen beş çeker, kalenin ağı yırtılır; bu da demek oluyor ki, en kralını “tanrının oğlu” olmaktan azlettirir dilsizlik. Dil, ruh üfler, eşyaya biçim verir. Hani tabiri caizse tanrısal bilginin giriş kapısıdır. Önce söz vardır. Ve güç onunladır. “Kutsal ruh” ( batılılar buna “tin” diyor ) kime geçerse, herkesin gönlü de ondadır. “Tin’sizin hakkından imansız gelir” atasözü de buralara kadar uzanıyor olabilir. Yalnız burada yanlış anlaşılmaya müsait bir şey söyledik ki o da: “ölmek mi dersin!” değil. “Tanrının oğlu” terkibi. Bunu ben uydurmadım. Hammurabi de söylüyor, Firavunlar da. İşler böyle dönüyor. Zamanımızda bu terkip açıktan kullanılmıyor ama zımnen her yanımızı sarmış. Şöyle ki: Bu yazı, bu gidişle uzatmalara gider. Dolayısıyla bu işi anladığım kadarıyla izah edip kalanına sonra devam edeyim; çünkü, Homursimpson’un daha kanunlarına bile değinmedik ama tıbbi müdahalenin iktidarla ilişkisine yakın dönem filozoflarımızdan Nazife Şişman’dan yapacağım bir alıntıyla değineceğim aşağıda, mukayese için gerekli.
Anlayabildiğimiz kadarıyla, üçkâğıtçılığın etimolojisine yani kelimenin köken bilgisine gidecek olursak “
Konuyu toparlarsak, güç yani kutsal ruh kimdeyse vardır elbet bir keramet, “hikmeti hükümet” derler eskiler, öğretilmiş bu davranış mucibince pek kimse itiraz etmekten hoşlanmaz. Çünkü bunu anlamayanın halini anlatmak için patron şöyle bir slogan istemiş tapınak içinden onlar da “çok yaşa padişahım” diyerekten bu durumun caizliğini şey etmişler:
"nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir"
“Marduk- Hammurabi- Sopa” triyosu Mezopotamya’da, “AmonRA-Firavun-Para” Mısır’da, “Göktanrı-GölgeSultan-Ekmek” Balkanlar’da ve Önasyada bir tür üçlemeye karşılık gelir ki son dönemlerde stadlarımızda üç kere el şaklattıktan sonraki yüksek volümlü “şampiyon” tezahüratı da bu mizansenin arena versiyonuna tekabül eder. Burada sopa, para, ekmek, kötek vb. insan ihtiyaçları birer değişkenden ziyade bizatihi değişmeyen “pi” sayısına karşılık gelir. Pi sayısı mübarek bir sayıdır. İhtiyaç neredeyse insanın canı oradadır ya, insanın canı neredeyse krizin konusu da orasıdır; dolayısıyla iktidar da oradadır. Ekmek lazımsa ekmekte, ilaç lazımsa ilaçta, konak lazımsa konakta… Dolaysız olarak “kutsal ruh” insanların ihtiyaçlarında belirir ve ihtiyaca taalluk mal ve hizmet kimin elindeyse Marduk, oğlu olarak onu işaret etmiş demektir. Bildiğimden söylüyorum: secde ettirmeden vermez, daha çoğunu almadan zırnık vermez ve bu paradoks büyüdükçe oğlu büyütür, oğul büyüdükçe eninde sonunda çatlar ve büyük eşitleyicinin önünde adı sanı unutulacak bir ahmak cesedi kalır. Tıpkı “tahsil cehaleti alır, eşeklik baki kalır” da ki gibi olur.
Bu sihirbaz arkadaşlarla ilgili söylenecek çok söz var. Yaptıkları işle ilgili de. Lakin bu yazıyı da ekseri dostlarımız okuyacağından, onlar da insan evladı bir yerde deyip lafı kısa tutmak lazım gelir. Dananın kuyruğunu buradan yakaladık ya, lafı uzat dur “sülman aganın masalı” gibi olmasın, dedemi de anmış olayım.
Zaman Gazetesinden Nazife Şişman’ın çok beğendiğim “Bedenlerimizi kime ait?” soru başlıklı yazısından bir alıntıyla, yaklaşık olarak bugünün idrakine dair bir örnek olması ve dünle mukayese edebilmemiz bakımından küçük bir itirazı da iliştirebilmek için yolculuğa buradan devam edelim:
“…Descartes'in homo sapiens'i ruh ve beden olarak ikiye ayırması sonucunda ruh kiliseye, beden de bilime adanarak tam bir 'güçler ayrımı' gerçekleştirilmişti. Bacon'dan itibaren doğa üzerinde hâkimiyet kurma idealini benimseyen modern bilim, tıp alanında da kendisini gösterdi. Bilgi artık bir düşünceye dalma serüveninden ibaret değil, bir güçtü. Bu sebeple tıp ilmi, insan bedeninin 'tıbbi bilimsel bilgi' ile kontrol altına alındığı bir güce dönüştü.
Salgın hastalıkların tedavisi, hijyen, aşılar, karantinalar vs. bedenin sağlık için kontrol altına alınmasına neden oldu. Bu da modern devletin iktidar kurgusunun merkezine yerleştirdi, sağlık ve cinsellik gibi konuları. M. Faucault, modern devletin bu düzenleyici teknolojilerini, biyo-iktidar ve anatamo-siyaset kavramları eşliğinde ele alır. Maden ocaklarındaki işçilerin çalışma saatlerinin sınırlanması, yerel idarelerin çöplerle ilgilenmeye başlaması, su ve yiyeceğin kalitesinin kanuna bağlanması, sahip olunacak çocuk sayısının belirlenmesi... Halkın sağlığı ile devletin sağlığı arasında doğrudan ilişki kurmanın bir sonucudur. Yani beden, modern müdahaleci hükümetin el attığı son kaledir…”
Küçük itirazım, bunun hiç de zamane bir hastalık olmayıp bay hammurabi’nin de el değdirdiği “ilk kale” olduğu, hatta hermetik bilgi, “tanrısal bilgi” yuvası tapınakların asli mevzularının bunlar üzerinde düğümler kurmak suretiyle insanları kadim zamanlardan beri kontrol ettikleridir. Yazının sonunu Bakara 102. ayetiyle bağlayıp, aslında yukarıda anlatmaya çalıştıklarımı yoğunlaştırılmış biçimde sunduğunu düşündüğümü ifade etmek istiyorum. Ne demek istedim? “…Süleyman’ın hükümranlığı hakkında…” ibaresi çok açık biçimde Hammurabi’yle Süleyman’ı karıştırmayın diyor. Yukarıda kendi çapımca anlatmaya çalıştığım, “devlet teorisi” nin kökenlerine dair bir giriş çabası. Bunun felsefesinin nasıl kurulduğu çok açık ve bugün yaşadığımız dünya dünün şu bahsettiğimiz tapınaklarında kuruldu. Hala daha Eflatun’un “devlet teorisi” nin el üstünde tutulduğu bir dünyada “devlet” fikriyle yüzleşip hesaplaşamaz isek, hakikaten Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurup söylediklerine tabi olmuş olacağız.
“…Süleyman'ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların uydurup söylediklerine tâbi oldular. Hâlbuki Süleyman büyü yapıp kâfir olmadı. Lâkin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri ve Babil'de Hârut ile Mârut isimli iki meleğe indirileni öğretiyorlardı. Hâlbuki o iki melek, herkese: Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kâfir olmayasınız, demeden hiç kimseye (sihir ilmini) öğretmezlerdi. Onlar, o iki melekden, karı ile koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa büyücüler, Allah'ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler. Onlar, kendilerine fayda vereni değil de zarar vereni öğrenirler. Sihri satın alanların (ona inanıp para verenlerin) ahiretten nasibi olmadığını çok iyi bilmektedirler. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu anlasalardı!..”
Harut ve Marut’a Babil’de indirilen neydi?
0 yorum:
Yorum Gönder