23 Ekim 2010 Cumartesi

Askeri yargı meselesi

AKP hükümeti Türkiye’deki rejimin en belirleyici unsurunun sivil asker ilişkileri olduğunu ve demokratikleşmenin ancak bu alandan başlayabileceğini iktidara geldiğinde kavramıştı. Ancak kendilerini psikolojik bir kıskaç içinde hissettiler. Çünkü toplum askerin gücünün nerelere kadar uzandığının farkında olmadığı gibi, yapılan suistimalleri de bilmiyordu. Medya orduyu sivil iktidarlara karşı savunarak ve kollayarak, kendisine hükümetler karşısında pazarlık gücü sağlamış ve asker lehine bir sansür sistemi oturtmuştu. Buna ordunun ‘cumhuriyetin koruyucusu’ olduğuna dair ideolojik eğitim de eklenince, asker kendisine tamamen denetim dışı kalan imtiyazlı bir alan yaratabilmişti. AKP hükümeti ise devlet ve elit kesim nezdinde ‘yeterince laik’ olmamak gibi bir handikapa sahipti.



Yine de bugün Türkiye demokratikleşme adımları atabiliyor ve asker kurumsal yaralarını sarmak üzere kendi mevziine çekiliyor. YAŞ kararlarıyla gelen yeni komuta zinciri, önümüzdeki dönemde sivil siyasete saygılı bir genelkurmayla karşılaşabileceğimizi ima ediyor. Ancak yakın geçmişte de benzer geri çekilme dönemleri olmuş, ama askerler iç veya dış konjonktürün yarattığı ilk fırsatta siyaset üzerinde yeniden vesayet kurmuşlardı. Öte yandan birçok gözlemci bu seferki demokratikleşme hamlesinin bir anayasa ile sonuçlanması halinde, vesayet rejimine geri dönme ihtimalinin çok aza ineceğini vurgulamakta.


Ne var ki mesele anayasa ile bitmiyor... Çünkü ordunun yürütme üzerindeki belirleyici etkisi çok yönlü ve girift bir ilişki ağıyla düzenlenmiş durumda. Bunun en bilinen örneklerinden biri İçişleri Bakanlığı ile yapılmış olan ve askerlere yurt içinde her türlü istihbarat ve eylem imkanı tanıyan EMASYA protokoluydu. Bu protokol iptal edildi. Ancak ona dayanarak üretilmiş olan bir dizi genelge ve yönetmelik hala yürürlükte. Çerçeve yasa ortadan kalksa bile, uygulamaya yerleşmiş olan asker bağımlılığının bir anda buharlaşması mümkün değil.


Bu durum hükümetin esas enerjisinin uyum yasalarına gideceğini gösteriyor. Bu ise kamuoyunun fazla bilmediği ve teknik olarak anlamadığı bir başka alanı ilgilendiriyor: Askeri yargının düzenlenmesi. Önümüzdeki dönemin asıl ‘savaş alanı’ bu olacak... Nitekim hükümetin YAŞ kararlarında etkili olamadığı bir terfi de doğrudan bu alanı ilgilendiriyordu. Hakkında hükümet aleyhine internette propaganda siteleri oluşturmaktan, sahte çürük raporu veren bir çetenin delillerini karartmaya kadar uzanan birçok iddia olan, Genelkurmay Adli Müşaviri yerini korumakla kalmayıp, bir üst derece generalliğe terfi etti. Dahası onunla ilgili dosyalar da sivil savcılıktan alınarak askeri savcılığa verildi.


Hükümet ise bu alandaki en önemli hamlesini geçtiğimiz referandumda kabul edilen bir madde ile yaptı. Geçmişte askeri yargı organlarının kuruluşu, işleyişi, askeri hakimlerin özlük işleri ve görevli bulundukları komutanlık ile ilişkileri, “mahkemelerin bağımsızlığı, hakimlik teminatı ve askerlik hizmetinin gereklerine göre” düzenlenmekteydi. Buradaki kritik söz ‘askerlik hizmetinin gerekleri’ idi ve yargı bağımsızlığının yasal bir kılıf sunularak ortadan kaldırılmasına hizmet ediyordu. Anayasa’nın yeni halinde bu ibare çıkarıldı ve askeri yargı askeri ‘hassasiyetin’ dışına çıkarıldı.


Ancak bu değişiklik tek başına yargı bağımsızlığını sağlamıyor. Çünkü aynen EMASYA meselesinde olduğu üzere, uygulamaya sinmiş olan bir vesayet durumu var ve temizlenmesi için bütün uyum yasalarının yeniden ve siviller eliyle yazılması gerekiyor. Oysa Türkiye’deki teamül bu tür değişikliklerin askerler tarafından hazırlanması ve sivillerin gerekli onayı vermeleri şeklinde. Hazırlayacak makam ise Genelkurmay’daki Adli Müşavirlik’ten başkası değil... Bu tabloya askeri hakimlerin atanma mekanizmasını da ekleyebiliriz. Şimdiye dek buna da askerler karar veriyor ve hükümet sadece onaylıyordu ve bu uygulama, askeri yargının tümüyle askeri komuta heyetinin çıkarlarını koruduğu bir yapı yaratmıştı.


Sonuçta Türkiye’deki askeri vesayet rejimi sadece güçlü bir ordunun sivilleri korkutması olayı değildi. Askerler özellikle medyanın bilgi karartması sayesinde korunaklı bir alan ürettiler ve kendi ‘bağımsız’ yargılarını yaratarak tümüyle denetim dışına kaydılar. Değişim toplumsal sahiplenmeye muhtaç... Aksi halde hükümet yavaşlayabilir ve rejim demokrasiye benzeyen yozlaşmış bir pazarlık sistemi etrafında yeniden konsolide olabilir.


18 Ekim 2010, Pazartes


http://www.gazetem.net/etyenmahcupyan.asp

0 yorum:

Yorum Gönder