Güneşli bir gün değildi, kasvetliydi. Politbüro Eskimahalle şefi, akşam toplantısına katılacak politbüro derin koordinatörü’nün kazasız belasız teftişi ve buna bağlı raporu için duaya başlamıştı. Karnındaki burukluk, meseleleri idrak ettiği oranda azalacağı yerde, günden güne şiddetini artıran bir dozda bu tür toplantılar öncesinde kronik bir hal almıştı. Midesindeki yanmayı, yediklerine bağlamayı yeğlerdi; PBDK'nın katılacağı toplantıların ön çalışmalarını hazırlarken... Bu acının şiddeti ile idraki arasında doğru orantı olduğunu da keşfetmiş, toplantı bitimlerinde her ne kadar eski huşusunu yitirmişse de, analitik düzeyde kendisine özgü düşünceler geliştirir olmuştu. Artık toplantılar bitip, evin yolunu tuttuğunda, konuşulanları düşündükçe "aslında..." ile başlayan, Politbüro'nun politikalarının pekâlâ farklısının da olabileceğini ima eden fikirler geliştirmeye başlamıştı. Biraz tedirgin, çokça kafası karışık; ama uzun sürmez, evinin kapısına geldiğinde dağıtmayı başarabildiği bu bir yığın garip kâbusu, ayakkabılığa bırakabiliyordu da.
Kahvaltı sıkıcı geçti. Gazetelerin manşetlerine bile göz gezdirmek istemedi. Akşam olabileceklerin telaşı hiç bu kadar düşündürmemişti şefi. “Olabilecekler” diyerek iç geçirdi. İlk defa toplantılarla ilgili ihtimal hesapları yapar bulmuştu kendini. Oysa, birlik ve beraberliğin pekiştiği, zaten doğruluğu şüphe götürmez bilgilerin ışığında aydınlandıkları toplantıların huzuru, “hayatın anlamı nedir?” sorusunun cevabıydı şef için. Bütün bu sıkıntıların başlangıç noktası, şef’in bir ömür boyu düşünmeye fırsat bulamadığı “kötülüğün kaynağı nedir…” sorusuna, politbüro’nun “düşmanlarımızın listesi” cevabının barındırdığı tezatlar, gerçeklikten kopuşun gizlenemezliği oldu. Politbüro, eleman tedarikinde “çift düşün” ilkesine, yani çelişen önermeleri ayırt edemeyip, aynı cümle içinde kullanmakta beis görmeyecek düzeyde yaralanmış bilinçleri seçmeye azami gayret gösteriyordu. Ve eğitim çalışmalarında hazır cevapların dışında başkaca sorulara mahal vermeyecek bir “güçlü program” geliştirdiklerinden de kuşkuları yoktu. Ancak gözden kaçırmaya mahkûm oldukları bir insan gerçeği vardı ki, o da: “politbüro’nun üstünü çizdiği her insan, içerideki her eleman/militanın vicdanında bir çentik demekti.” Siyasal önderlik, her çelişkiyi bir kurbanla örtmek zorundaydı ve her kurban, diğerlerinin kendilerini sunağın aynasında görme imkânını artırıyordu.
Şef, son kurban ayininde kendini aynada dikkatlice inceleme imkânı bulmuş ve kuşku duymadığı kimliğine rağmen ilk defa “kimim ben?” sorusunu, kendisi kendisine gerçek bir yanıt almak için sormuş oldu. İşte pb’nun hesaba katmadığı bu soru, paradoksal biçimde örtbas edilmek için kurban gerektiriyor; her örtme girişimi daha çok soru sahibi üretiyordu. Ve her soru, doğrudan çelişkilere yönelip, gettonun kapalı havzasının uyuşturucu etkisi yaratan tekli dünyasını biraz daha yırtıp kaos’un çoklu evreninin varlığından haberdar ediyordu kulları.
Kurbanlar niçin kurbandı? Yarın şef niçin kurban edilecekti? Kimler neler demiş ve neden “iblis listelerinde” tövbesi asla kabul edilemez düşmanlara dönüşmüşlerdi? Ve kimler hangi cüretle Tanrı adına bu denli fütursuzca konuşabiliyorlardı?… Sorular, başka soruları ve onlar başkalarını tetikledikçe, karın ağrısı bilinç olarak doğuyordu…
Dün huşuyu paylaştığı, birlik ve beraberlikten fenafillâha ulaştığı “dost”larını (aslında politbüro şeflerinin dostu olmaz, misyonları olur) bir bir istiare ayinlerinde (politbüro istişare etmez, istiare'ye yatar ve sonuçları deklare eder) kurban eden şef, sıra kendisine geldiğinde sunağa boynunu uzatmaktan imtina etmeyeceği daha derin bir bilişe de ulaşmış oluyordu:
"diz çökmedik bu da size dert olsun!"
...Bir de karalama, çarpıtmayı, siyaset, hatta varoluş tarzı olarak benimseyenler vardır... O ahlaken bu işin en düşük şeklidir. Ve o şekle en çok bizim dünyamızda, basında rastlanır...
YanıtlaSilPek çok gazete ve gazeteci psikolojik harekâtların gönüllü aracı olurlar, onların tarzını benimser, onlar gibi çalışırlar.
Bu işi iyi yapanlar da vardır, kötü yapanlarda...
Mesela ünlü düşünür Foucault'ya referans veren bir hukuk adamına kara çalmak için Foucault'nun homoseksüel olduğunu manşete çekenler, bunların nispeten kıvraklarındandır... Ali Bayramoğlu
"...Demokratlık ise nereye gidildiğini bilmeyen insanların, tam da bunu bilmedikleri için birbirlerine muhtaç olmalarını ifade eder. İnsanoğlu sadece şu anki davranışından sorumludur ve ahlâken ona sahip çıkma yükümlülüğünü taşır. Dolayısıyla Güler'in söylediğinin aksine, bizler ancak nasıl gidileceği üzerine konuşabilir ve nitekim 'ittifakı' da ancak burada oluşturabiliriz. Yoksa herkesin gidilen yeri bildiğini varsaydığımız bir dünyada, bu 'yerin' herkes için aynı olmasının hiçbir garantisi olamaz. Velev ki herkes 'dindar' olsun ve aynı 'dine' mensup olsun... Burada kastedilen, uhrevî dinleri de aşan bir biçimde ideolojiler ve mega inanışlardır. Görünen o ki, kendisi 'dindar' olanların hayalindeki 'doğru' dünya, herkesin o 'dine' bağlanmasıyla mümkün olabiliyor. Bu ise medeniyetler ittifakı değil, totaliter nüansları olan bir medeniyetler bütünleşmesidir ve böyle bir zihniyetin yüzeyselliği aşarak hakiki insan ittifakları kurması olanaksızdır..."
YanıtlaSil